Başlangıç > makalat > Yüreğim aşk ateşinden kebap olmuştur.

Yüreğim aşk ateşinden kebap olmuştur.



Rubai:

Yüreğim  aşk ateşinden kebap  olmuştur.

Çehremin rengi ciğer kanındandır.

Dostun dudağının suyu şarabımdtr.

Artık beni kınamayın; bana akıl öğretmenin ne yeri var?

Burada fayda, ancak bir lokma    yiyebilmektedir. Ne kadar sabırlı olursan o lokmanın faydasını görür sonra başka bir lokma daha yersin. Hikmet    budur. Ama derdi ve ıstırabı olan bir insan vardır ki, çabuk çabuk yemek ister;  o başka meseledir. O bil:r    ama bizim yemeğimizi sınamaz. Eğer Allahsal bilge, bu zahir bilimlerini öğrenmeye başlasaydı, bir ders okumadan, başka bir derse başlamazdı. Meselâ bu bahsi bir kaç kere okuyunca bu nükteyi anlamakta Mevlânâ’nın buyurduğu gibi zorluk    çekmez ve fazla konuşmazdı. Çünkü bu fikirle  yoğrulmadıkça bütün faydaları  ve zorlukları âdet haline getirebilirdi.  Gerekirdi ki, yarın asla başka bir derse başlamasın ve aynı dersi tekrar etsin. Bir kimse bir meseleyi iyice kurcalarsa iyi bir sonuca varmak onun hakkıdır. Onun    arkasından da bin mesele çıkar. Bazısı gelirken, bazısı da giderken gönül açıklığı verir. Dikkat et ve iyi bak ki, sendeki bu gönül açıklığı giderken mi yoksa gelirken mi beliriyor?

Şiir:

Dikkat et ki, onun vuslatı herkesin eline geçmez

Şeriat  kadehinden  sarhoşlara  süt vermezler.

Orada dünya heveslerinden geçmiş erenler dem çeker

Kendine tapanlara tek bir yudum bile vermezler.

Bir zaman îmad ağlıyordu, çünkü Nasirüddin’in mektubunu okuyordu, istedim ki, bana bakasın da ne söylüyorum diye anlayıp dinleyesin! Görülüyor ki o, merhamet ve yufka yürekliliğinden, belki de mevki ve. makam sevgisi tesiriyle ağlıyor. Ben konuşurken söz arasında şiir söylediğim zaman, bahsi iyice açar ve onun manasındaki sırrı söylerim. Sen de vazın sonunda sözden kesiliyorsun. Bugün bazıları vardır ki, mana galebesiyle dilleri tutulur. Mevlânâ’da böyle bir hal yoktur. Onda bu hal nerede olsun? Hele bende hiç yoktur. Mana galebesi ve bazen de mana kıtlığı! Bende bunlardan hiç biri yoktur. Bu halk, benim sözlerime ahşamamakta haklıdır. Bütün sözlerim kibriyâ (ululuk) yönünden gelmektedir. Herkes iddia eder ki Kuran ve Hazreti Muhammed’in (S.A.) sözleri hep niyaz yani dilek yolu iledir. Şüphe yok ki, her manada görünürler, söz dinlerler, ama, dilek ve istek yolu ile değil. Bakacak olsan külahını başından düşürecek kadar erişilmez bir yükseklikten dinlerler. Fakat bu ululanma Allah hakkında utanç verici bir şey değildir. Nasıl ki «Allah Mütekebbirdir,» derler. Doğru söylerler, bunda şaşılacak ne vardır?

Nihayet sana bir çift söz söyleyeyim: Bu halk nifak yolu ile konuşmaktan, ikiyüzlülükten hoşlanırlar. Doğru sözden sıkılırlar. Birine desem ki: «Sen çağı mızın tek büyük adamı, biricik şerefli insanısın,» şüphe yok ki hoşuna gider, ellerimi yakalayarak, «Sizi çok özlemiştim, kusurum çoktur,» gibi iltifatlarda bulunur. Halbuki geçen sene onunla dosdoğru konuşmuştum, bana düşman oldu. Bu şaşılacak bir şey değildir. Çünkü halk ile ikiyüzlülük yönünden geçinmek ister. Tâ ki, onlarla birlikte hoşlukla vakit geçiresin. Ama böylece doğruluk yolunu tuttun mu dağlara, kırlara kaçmak gerektir. Eğer o sözü kabul edersen, sana o gün bir acıma hali gelir; sana bir çok devlet ve saadetler yüz gösterir. Çünkü onu ulular, niyaz ve yalvarma yolu ile dinlersen, bu meclis hoşuna gider. Dervişin hayalinde bu dernek hoş görünür; her vakit onu hatırlar, gönlü ona yönelir ve o meclisten ürkmez, gönül rahatlığına kavuşur.

Senin soru sormak ve.konuşmaktan maksadın hem gönüllerin onu kabul etmesi hem de senin gönüllerde şirin görünmen içindi. Ama iş tersine olup da bundan yüreklere bir üzüntü gelince ve bu üzüntünün ıstırabı da sana ait olunca gönül buna razı olmuyor. Nasıl ki, Hazreti Muhammed (S.A.), «Okuma olmadan namaz olmaz ve yine kalp huzuru olmadan namaz olmaz,» buyurdular. (M. 33) Bir zümre sandılar ki, surette gönül hoşluğuna erenlerin artık namaza ihtiyaçları yoktuf. Onlar dediler ki: «Maksat hasıl olduktan sonra artık ona ermek için sebep aramak yersizdir.» Onların sandıkları gibi bunu bir an için doğru farzedelim; onlara hakikat tamamiyle yüz göstermiş ve onlarda velilik, gönül hoşluğu kalp huzuru baş göstermiş diyelim. Bütün bununla beraber namazın zahirde terkedilmiş olması onlar için bir eksikliktir. Sana gelen bu kemal ve olgunluk hali önce Allah resulü Hazreti Muhammed’e de gelmişti. Her kim, «Böyle değildir,» derse onun boynunu vurur, öldürürler. «Evet bu gönül hoşluğu hali Hazreti Peygamberde de hasıl oldu,» diyene sorarım: «O halde niçin ulu Peygambere uymuyorsun? O büyük kerem sahibi, müjdeleyici ve korku verici eşsiz Peygamberin, o parlak hakikat ışığının izinden niçin yürümüyorsun?»

Eğer burada Allah velilerinden biri olsaydı, onun veliliği hiç şüphe götürmez bir şekilde dürüst olurdu. Bu Filaneddin ki, onun veliliği henüz açıklanmamıştır; o, dış görünüşü, zahiri korur. Ben o Fılaneddin’in arkasından mı yürüyeyim? Buna selâm bile vermem.

Bundan sonra yüzünü Mevlânâ Selâhaddin Zerkub’a çevirdi. «Nasıl konuşuyorum?» dedi. Mevlânâ Selâhaddin, «Hüküm senindir, her ne söylersen bizden bir cevap ve itiraz yoktur» dedi. Bir halet de yoktur. O köşecikte bir kervansarayda idim. öteki sordu; «Tekkeye gelmiyor musun?» «Ben kendimi tekkeye lâyık görmüyorum,» dedim ve bilmiyorum. Tekkeyi öyle insanlar için yapmışlardır ki, onların pişmekten ve iş görmekten pervası yoktur. Onların zamanları değerlidir. Ama ona yetişemezler. Ben onlardan değilim. «Peki, medreseye gelmez misin?» dediler. Ben tartışmaya gireceklerden de değilim. Söz arasında onları anlayabilsem de bahse ve tartışmaya girişmek bana yaraşmaz. Çünkü kendi dilimle konuşursam bana gülerler, «Kâfirdir,» derler, beni küfürle damgalarlar. Ben garibim, garibin yeri de kervansaraydır.

Kapıyı açmak için anahtar istiyorsun. Anahtarı hırsızlara mı vermelidir? Hırsızlarla dostluk etmenin hoş olacağına inanıyor musun? Kendine güvenen evi hırsızlara bırakır; mertçe ve uyanık davranır; ancak evi gözetler. Zındıklarla yoldaşlık hoştur. Çünkü onlar zındık olduklarını bilirler. Muhammed Güyanî, mümin kişidir. O, kendi imanı ile doludur. Ama bendeki feragat onda yoktur. Eğer söz ona kalırsa, bütün ömrü bo yunca ve kıyamete kadar ona yeter. Hattâ kıyamette de, Sırat köprüsünde de, tâ Hakka kavuşuncaya kadar. Eğer bu onda kalmazsa, onun sözü kendi aslına döner. Bu söz de kendi yerine gider. Nasıl ki, bir adamı bekçiler yakalamışlar. Adamcağız    kendi kendine der ki:  «Eğer beni döverlerse buna dayanamam, bir şeyimi alırlarsa iş daha berbat olur.» Dervişten    bir pul almak onu öldürmek demektir. Adamcağız bekçilere der ki: «Ben sizi, elli kişinin toplandığı bir meclise  götüreyim. isteyeceğinizi onlardan isteyin. «Bekçiler de, «Bu adam doğru söylüyor. Bize bu dervişten ne fayda gelir?» derler. Sonra, «Gel göster o adamları nerede?»    derler. O ana kadar bekçilerin   tutsağı olan derviş, bu sefer onları tutsak eder. Onlarla önce dost olur, evinin kapısına kadar götürür. «Siz burada oturun, ben gideyim de onları göreyim, ama hiç   bir şey konuşmayın.  Eğer ses  çıkarırsanız onlar  şüphelenirler; acaba ne    konuşuyorlar diye ürkerler»    der. Adam içeri girer,   bütün pencereleri ve kapıyı kapadıktan sonra, dama çıkar, oturur. Bakar ki hiç gitmiyorlar,  aşağıda bekliyorlar,  aşağıya seslenir:   «Söylediğim adamları bulamadım.» Bekçiler, kızgın:  «Alçak adam bize yapacağını yaptın, biz de sana yapacağımızı yaparız,» derler. Adam cevap verir: «Artık başınızı duvara vurun. Ben evime geldim. İster o tarafa gidin, ister bu tarafa!»

(M. 34) Söz dinlemeye kabiliyetli kimse bulunmazsa, o söz geldiği yere gider, başını damdan aşağı sarkıtan o dervişin dediği gibi olur. Sözü dinleyen başkalarının sözünü de dinlemeye kabiliyetli olduğunu söylerse; o, söz söylemekten de, dinlemekten de acizdir. Acizlerin sözü bizim sözümüze uymaz, öyle istiyoruz ki bize, bilgisizlik yönünden karşılık vermesin!

Halka, kurtuluş ve müjde sözleri boş geliyor; on lara cehennemliklerin sözü daha tatlı geliyor. Bir söz ki, onda kurtuluş müjdesi vardır, onların hoşuna gitmiyor. Halbuki kurtuluş doğruluktadır. Şüphesiz ki, bize cehennemi öyle anlatıyorlar ki, dinleyenlerin korkudan ödleri patlasın.

Fatıma (Allah ondan hoşnut olsun) bilgin değildi ama zahide idi;    kullukta ileri bir hatundu. Sık    sık Peygamberden cehennemi sorar, ondan bilgi edinmek isterdi. Adamın biri her güreştiği pehlivana yenilirdi. Bir Yahudi bile onu fırlatır, yere atardı. Bir gün Al-lahtan olacak ki, bir zavallıyı yere vurdu. Bu, biçarenin biriydi. Bir tesadüfle oradan geçiyordu, ömründe hiç  kimseyle dövüşmemişti. Yalancı pehlivan, bu zavallıyı yere    vurunca dayanamadı,    hemen   yerinden sıçradı,  adamcağızın gırtlağına yapıştı.  «Ben onu öldüreceğim,» dedi. Sordular, «Bu adam sana ne yaptı ki?» dediler ve ilâve   ettiler:  «Sen her nerede güreş tuttunsa bütün cihan seni yendi. O zavallı çaresiz kaldı diye onu niçin öldürüyorsun?» «Hayır, öldüreceğim onu,» dedi. «Ama niçin    öldürüyorsun?» «Ben, bütün ömrümde ancak bir adamı yere vurdum. Onu niçin öldürmeyeyim?» Nihayet Padişaha    gittiler. Çünkü Padişahın ona teveccühü vardı. «Allahaşkına, şu miskinin başım şu adamın elinden kurtar,»  dediler. Padişah, «Onu bana getirin!» dedi. Adamı getirdiler. «Kendisinden yüz dinar al da onu bırak,» dedi. Pehlivan, cevap verdi: «Bu adamın her azası bin dinar değer.» «Bugün kaç azası var?» dediler. Şu cevabı verdi: «Niyaz yolundan giden adamın değeri belli olmaz.» Çünkü insanoğlunda iki sıfat vardır. Biri niyazdır ki bu sıfattan umutlan! Bekle ki, muradın çehresi sana görünsün. İkinci sıfat da niyazsızlıktır. Niyazsızlıktan ne umarsın? Niyazın sonu nedir? Niyazsızı bulmak. Arayanın sonu nedir? Aranılanı    yakalamak. Aranılanın sonu nedir? Arayanı anlamak. Biri dedi ki: «Ben kâfirim!» Sen müslümansın! Müslümanlık kâfirde de vardır. Ama âlemde kâfir nerede? Ona secde edeyim. «Ben kâfirim,» de ki, sana buseler vereyim. Bunlar beni tanımıyorlar. Şu halde bu âlemde kime tapıyorlar? «Bana burhan göster!» diyorsun. Benden burhan ve delil istiyorlar; burhandan Hakkı arıyorlar, ama Haktan burhan istemiyorlar. Sen nasılsın? Bu söz hoşuna gitti mi? «Hoşum,» diyorsan daima hoş kal! Mertlik odur ki, başkalarını hoş etsin. Bir adam da vardır ki, kendi nefsini hoş eder. Evet Allah kulları hep kendilerini hoş edebilirler. Ama başkalarım hoş etmek Allah’ın işidir.

Diyorlar ki: Bize Mevlânâ Şemseddin’den gönül açıklığı gelmiyor. Benden gönül açıklığı istiyen ancak bir Mecusîdir. O beni bulur ve benden gönül hoşluğu arar. Sen o Mecusî değilsin. Müslümansın, müminsin. Müslüman insanı incitmez, ayıpları örter. Meselâ bir keşiş, bir Müslümanı öldürse; senin evine sığınarak, kendisini arayanlardan kaçtığını söylese ve «Ben ancak sığınacak yer olarak seni buldum. Beni koru!» dese, ona karşı, «Müslüman, Müslümanı (M. 35) öldürse bile aman verilmez,» demezsin; ancak onu korursun. Ola ki, o da Müslümanlığa heves eder. Sen gerçi Müslümansın fakat bu kadarcıkla yetinme, daha da Müslüman ol! Her Müslümanın bir zındığı, her zındığın da bir Müslümanı olmak gerektir. Müslümanlıkta ne lezzet var? Lezzet küfürdedir. Bazan Müslümandan hiç bir Müslümanlık nişanı ve yolu bulamazsın. Ama bir zındıktan, Müslümanlık yolu bulursun. «Aranılanın son merhalesi arayandır,» demişlerdir. Ama ondan daha yüksek bir söz söylemek gerekir. Ancak onlar bizim konuşma tarzımızı bilmezler. Başları döner.

Bütün bu söylediklerimizle beraber, mürit,     yani hak yolunun yolcusu olgunlaşmadıkça hevasına uymaktan kurtulamaz. Şeyhin gözünden uzak olmak onun için uygun düşmez. Çünkü soğuk bir nefes onu o anda soğutur; bir ejderhanın nefesi gibi öldürücü bir zehir olur. Her neye değerse karartır. Ama mürit, bir kere olgunlaştı mı, onun şeyhinden ayrı düşmesi zarar vermez.

«Uzun gecelerde Allah’ı teşbih et,» buyuruldu. Yani, mürit ile mürşit arasına perde girince o gece demektir. Mademki karanlık başlamıştır, gerektirki bu zamanlarda onu ciddi olarak anasın ve o perdenin aradan kalkması için çalışasın. Ne zaman karanlık artar ve mürşit sana çirkin görünürse, ona yaklaşmaya daha çok çalış. Gam çekme, tasalanma, umutsuzluğa düşme! Karanlığın uzamasından, uzun gecelerden sonra aydınlık günler başlar. «Bir adam dinini kuvvetlendirirse belâsı da artar. Dinini incelten, zayıflatan adamın da belâsı hafifler,» derler. Nasıl ki, Emir Kabus da: «Yücelikler, ancak çekilen zahmetler ölçüsünde elde edilir,» demiştir. Hicap ve perde olmadığı zamanlarda, o zevk ve nur kendiliğinden harekete geçer. Her ne bulursa, Ulu Allah’ın kutlu kitabında buyurduğu, «Ona ruhumdan üfledim,» nüktesinin aydınlığı ile bulur. Yani ona perdelenmek ve yabancılık yüzünden öyle bir hal gelir fei, halden habersiz olur ve nefsini idare etmek yolunu tutar. O sevgiden ve aydınlık âleminden söz açamaz. Her ne kadar nefsini başka türlü göstermek istese de. Sen kendini aptal yerine koy, çünkü, «Cennetlik kulların bir çoğu gafillerdendir,» buyurulmuştur. Cehennemlik insanların çoğu da bu filozoflardan ve bilginlerdendir. Çünkü onların çok uyanık ve akıllı olmaları, kendilerine perde olmuştur. O bilgi ve düşünce erlerinin her hayalinden, on hayal doğar. Onlar Ye’cuc nesli gibi, ya yol yoktur derler, yahut da yolun uzak olduğunu söylerler. Evet yol uzaktır ama bir kere yürümeye koyulunca son derece coşkunluk ve neşe içinde yolun uzaklığı görünmez olur. Nasıl ki, «Cennet kötülüklerle çevrelenmiştir,» buyuruldu. Cennet bahçesi çepeçevre dikenliktir. Ama burnumuza gelen cennet ‘kokusu sevgi-linin haberini âşıka ulaştırınca, o dikenlik pek hoş olur. Cenhennemin çepeçevre dikenliği, hep gül ve reyhan kokar, ama burunlara ateş kokusu gelir.

O lâtif yol uygunsuz görünür. Eğer bu yolun hoşluğunu tefsir edecek olsam parlak düşmez.

Alaeddinoğlu sordu: «Hoşluk nedir?» Dedim ki: «Şimdi sizin yanınızda bir tanıtma yapacağım.» «înşallah cennetlik olurum,» diye bağırdı. Dedim ki: «Benim karşımda inşallah demek yoktur. Çoktan beri bana her şey malûm olmuştur. Hattâ malûm olmaktan da ileri giderek, bana hal olmuştur.» Ama yeni çömez ki henüz yola çıkmıştır; o, sebeplere ve işaretlere bağlanmıştır; ansızın gamlanır. Hoşa gitmeyen haberler duyarsa gevşer, sonra ansızın ona bir gönül açıklığı, bir neşe gelir. Onun getirdiği müjde hoştur. Ona ne desen içi coşar. Bunu o çömez için söylüyorum ki hararetlensin, çünkü o soğumuştu. Eğer bu pir onu an-lasaydı bu yalancı şahitliği niçin yapardı? Ben görüyorum ki, onda coşkunluk yoktur. Ateşi de bana erişmemiştir. Ola ki, o şeyh, bilgi eksikliğinden söylemiş olsun. O sanır ki, çömez bu sözlerle coşar, hararetlenir. «Olabilir ki, o bundan ürkecektir,» diyecekler. Hak yolcusu, (M. 36) «Bu imamlar, Kuran’ın zahiri manasını doğru söylemiyorlar. Çünkü Kuran’ın zahiri manası da iman nuru ile bilinir, görünebilir. Yoksa neva ve heves ateşi ile değil. Onlarda iman nuru olsaydı nasıl olur da binlerce para verir, kadılık ve mansıplar satın alırlardı?» diyebilir.

Adamın biri bir etek altın vererek yılancıdan bir yılan satın alır. Ama öyle zehirsiz yılanlardan değil, belki zehir saçan bir dağ yılanı. Kadılıktan ve mansıptan, mevkiden kaçan kimse Allah için kaçar. Başka sebepten değil, iman nuru dolayısiyle kaçar. Yılanı anlayan dostu da onu tanır.

Şiir:

Hazret! Kuran’ın gelini, ancak iman ülkesinin savaştan

Korunmuş olduğunu görürse peçesini açar.

Bu nükteyi söyleyen adam, pek ergin bir adam olmalı. Kendinden söylediği o söz, Allah kelâmıdır. Allah kelâmı da tam ve kâmil olur. Henüz olgunlaşmamış olan üzümü güneş ile bulut arasında korumak gerektir. Tâ ki, kavrulmasın, ama olgunlaşınca ona güneşten hiç bir zarar gelmez. İyice tatlılaşıncaya kadar bağ bekçisi onu kıştan korur. Ama iyice olgunlaşınca kar altında bile beslenir. Bu kemal mertebesine eren kimse de Allah nuruna batmış, Hakkın lezzetiyle mest olmuştur. Ona kılavuzluk gerekmez. Çünkü sarhoştur; başkalarını nasıl ayıltab’lir? Fakat bu sarhoşluğun ötesinde bir ayıklık vardır. Nasıl ki önce de anlatmıştık. Bu ayıklığa erişen kimselerin lütfü kahırdan üstün olur. Ama mest olup da o ayıklığa eremeyen-lerin lütfü kahrıyle beraberdir. Fakat onun benliği hep iyilikle dolu olunca bu takdirde lütfü galip olur.

Peygambere, Cebrail ile de vahiy gelirdi, kalp yoluyla da. Velilere ancak bir yoldan gelir. Nasıl ki Hazreti Peygamber, bu vahiy sırasında, «Aramıza, ne bir kitap sahibi peygamber, ne de yakın meleklerden biri sokulabilir,» buyurmuştur.

Ben yolda söz söylemem. O Ermeni diyordu ki: «Ne mutlu o kimseye ki hep seninle beraberdir.» Başka bir gün de başka bir kâfir diyordu ki: «Bu senin söylediğin söze göre, bütün bu halk ve bizler hep öküz, eşek gibi dört ayaklı hayvanlardan sayılırız.» Allanın Hazreti Ömerin lisaniyle söylediği gibi, denize düşen kimse yüzmek bilmezse, el ayak oynatmazsa, aslan bile olsa deniz onun kuvvetini kırar ve öldürür. Deryanın âdeti, dirileri batırmak ve öldürmektir. Ama boğulup öldükten sonra da onu üstüne çıkarır ve ona hammallık eder. Şimdi önce onu öldürmesinde ve sonra da su üstüne çıkarmasında şu nükteye işaret vardır: Yeryüzünde yürüyen bir ölüyü görmek istiyen varsa, Ebubekr-i Sıddık’a baksın. Kara topraktan filizlenmiş, güzel, cana can katan bir su ile beslenmiştir. O deniz, Allanın kullarından bir kuldur. Eğer bütün bunlar senin için olağan şeyler değilse, bazıları sence olağan şeylerdendir. Bugün, bu saatte olmasa bile gelecek bir zamanda olacaktır. Benim vücudum öyle bir kimyadır ki, bakır üzerine dökmeye hacet yoktur. Bakırın önünde benimle beraberdir, hep altın olur. Kimyanın kemali de böyle olmalıdır.

Allahın öyle kulları vardır ki, bir kimsenin iyilik tarafına yöneldiğini görünce onun iyi olacağına hükmederler. Birinin sırtında hırka, başında külah görünce de, onun yoldan çıktığına karar verirler. Başka bir (M. 37) zümre de vardır ki, onlar Allahm celâl sıfatının nuru ile bakarlar. Bedir çenginden gitmişler, renk ve kokularını kaybetmişlerdir. O birinin hırkasını soyarsan, cehenneme yaraşır. Cehennem ondan utanç duymaz. Sonra aba altında gizlenmiş bir adam vardır ki, abasını çıkaracak olsan, cennete lâyık bir adam görürsün. Eğer bir kimse mihrapta namaza durmuş, fakat kafası dünya işleri ile meşgul ise, meyhanede zina eden adamın yaptığı iş onun işinden farksızdır. Zina edenlere dosdoğru sopa atarlar. Bunlar tövbe ederlerse, «Allah onların kötülüklerini iyi amellerle değiştirir.» (Fürkan sûresi, 70) Ama iş böyle olunca, gıybet eden kimse riyazatla hafifleşerek havada uçsa bile kurtulamaz. Eğer bir kimsede, hem iyilik libası hem de manevî olgunluk olursa o zaman nur üstünde nur olur.

Senin gönlünde kendimi evvelce gördüğüm gibi göremiyorum. Allah gönlünde bizi şirin göstersin, dua edelim. Dostlara da tavsiye edelim ki, dua etsinler. Bundan sonra işimiz bu olacaktır. Öğüt vermek mümkün olmayınca, elimizi duaya kaldıralım. «Selâm sana, Allahdan senin için mağfiret dileyeceğim,» (Meryem sûresi), buyurulmadı mı? Hazreti İbrahim’in babası oğlunu azarladı. «Bana bir daha böyle öğütler vermeye kalkışma. Eğer bu öğüt verme sevdasından geri durmazsan, seni taşlattırırım,» dedi.

Ariflerin sözünü söyledim. O derviş der ki: «Biz her vakit ariflere âşığız.» O halde, «Maruf ve maşuk kimdir?» dedim. «Bugün maşuk sensin,» dedi. «O halde, maşuk üzerine hüküm erişmez,» dedim. «Sen nasıl hükmediyorsun?» Cevap verdi: «Ben hükmü manen falan üzerine verdim, sana değil.» «Öyle ama, bir gün sen demiyor muydun ki, ben onun üzerinde bir tüy bile değildim,» dedim. «Evet orası öyledir. Ama bu daima beni sorguya çekiyor,» dedi. Her kim tyizim dostumuz olduysa, gerektir ki daha önce yaptığından fazla ibadet etsin. Ama sohbet için söylemiyorum. Sadakanın en makbulü başkaları görmeden verilendir. En az sadaka da, başkalarının görebileceği şekilde verilmiş olandır. Çünkü veren derhal onu kıskanır. Şeyhin yaptığı iş, sayılmış ceviz gibi hesaplıdır. Elbet-de fayda verir ve şaşmaz. Bazıları da bu işleri yapar, lar ama bir faydasını göremezler ve kusuru şeyhe yükletirler. Kendiliklerinden bir iş yaparlar, sanırlar ki kendilerine havale edilen işi daha çabuk başarırlar. Halbuki o çabuk başarılacak işi, yüz fersah uzaklaştırmış olurlar. Bir yavaş davranış ve aldırış etmemek, o işin başlangıcında gösterilecek bir ihmal, yüz fırsatın elden gitmesine sebep olur. Çocuk, çocukluk ettiğini bilseydi bunu asla yapmazdı.

Şiir:

Mademki nefsini bilmekte herkes gafil,

Ne olurdu bilseydim kimlerdir cahil!

Şiir:

Diyelim ki, şüpheden kurtuldun en sonunda,

Taptığın şüphe putu yerinde durmaktadır!

Kendini başkalarından üstün gören, bundan hoşlanan kimse, tıpkı, «Ölen filan kadın, teneşirde gülüyordu,» diyen zavallıya benzer. O filan kadının kendisine güldüğüne hükmeder ama bilmez ki orası gülecek yer değildir. Ben sana «Bir emir verdim niçin yapmadın?» diye sordum. Bana dedi ki: «Ben mazeretimi söyledim.» Ben o mazereti kabul etmedim, iki yüzlülük ettim, îçimden gelen bir ses bana diyordu ki, «Benim söylediğim şeyleri yapmış olsaydın ıstıraptan kurtulurdun.» Gerçi biz seni bu âlemde o elemlerden kurtarsaydık hoşuna giderdi. Ama öteki âleme yarın zevk ve neşe ile gitmene nasıl yardım edebilirdik? Herkes orada kendi ıstırabı ile kapıda kalır.

(M. 38) Şeyh, vaiz ederken biri diyordu ki: «Bu ne öğütlerdir? Mimberden bir kaç terane söyler, bir kaç curcuna çalar, ama kendi nefsine hiç öğüt vermez. Niçin kendi çocuklarına bunu anlatmıyor? Böyle yapsaydı onlar da böyle olmazlardı. Hâşâ karısına niçin bir şey söyleyemiyor.» Şeyhlik feragattir. Vaiz da, Hakkın, Hak ehli kişilerin şefaatine işaret etme li. O zaman Şeyhin vaızda söylediği sözler, taşa bile tesir eder. Hekime deseler ki: «Şu hastayı tedavi ediyorsun, ama daha önce niçin ölen babanı ve oğlunu tedavi etmedin?»

Hazreti Muhammed’e (Allah’ın selât ve selâmı üzerine olsun), dediler ki: «Niçin amcan Ebulehebi o sapkınlık zindanından aydınlığa çıkaramadın?» Şöyle buyurdular: «Hastalıklar vardır ki tedavisi mümkün değildir. Hekimin böyle bir hastayla boşuna uğraşması cehalet olur.» Hastalıklar da vardır ki, derman ve tedavi kabul eder. Onu ihmal etmek de merhametsizlik olur.

Reklamlar
Kategoriler:makalat
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: