HU!


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

HU!

(M. 259) Peygamberimiz buyurdu ki: “Kardeşlerimle buluşacağım günü çok özlüyorum.”

Sahabe, yani Peygamberimizin yoldaşları, Ey Allah elçisi, o kardeşler bizler miyiz? dediler.

—  Hayır.

—  Yoksa nebiler mi?

—  Hayır, buyurdular. Benden sonra gelecek bir toplumdur onlar.

Bunlar uykulu uykulu birtakım sorular sordular, sonra tekrar uykuya vardılar. O sözler uyanıklığın yankısı idi. Nasıl olur da o kadar yankı gelsin de ondan ayılmasınlar ve başka yankılar vermesinler. Bu, yeteneklerinin eksikliğindendi. Bütün cihan halkı bir tarafa geçsin, ben öbür tarafa geçeyim. Her ne zorlukları varsa benden sorsunlar, hepsine cevap vereyim ve hiç kaçmayayım. Sözden, konuşmadan yüz çevirmem, daldan dala sıçramam.

Zeyneddini Tusî on, on beş gün için Şeyhi ziyarete gelmişti; ondan halvette bazı şeyler sordu. Nihayet onu halvetten dışarı çıkardılar yolcu ettiler. Bir gün birisi ile konuşuyorduk; Zeyneddin benim müridim idi, divane oldu, dedi. Ben çok uğraşıyordum ki bu müritler gibi başımı aşağı indireyim. Neticede hakikat böyledir. Ben onun gibi bir müridi nerede bulayım ki Allah benim müridimdir. Çünkü onun kutsal adlarından biri de mürid’dir. Murad ise benim. Çünkü her müridin bir muradı, dileği vardır.

Bana bu zahir bilgileri ve bu çabuk anlayış kudreti gerektir ki, bunların yardımı ile, yazıktır şu benim bilgimi onlara söylemek gerekmez,diyeyim.Ancak onların bilgileri onların olsun. Onları bu değersiz bilgileri ile meşgul etmek gerektir. Tarîrı, hiç kimsenin bedeninin boşluğunda iki yürek yaratmadı (herkesde bir kalp yarattı). Bizim her neyimiz varsa hep onundur. Bu her iki söz de bir anlamdadır.

Hak yüce Allah asla “Enel Hak”, yani ben Hakkım demez. Allah, her zaman beni kutlayın, beni kutlayın! da demez. Çünkü bunlar hayret ve taaccub ifade eden sözlerdir. Hak nasıl olur da hayret ve taaccub beyan eder? Eğer kuluna ait bir ilgi dolayısıyle taaccüp ifade eden süphan kelimesini kullanırsa doğru olabilir.

(M. 260) Rubi Meskûn yeni yerin dörtte bir parçası halkın üzerinde yerleştiği parçadır. Geri kalan dörtte üçü güneşin sıcağında yanar, orada halk yurt tutamaz. Bu dörtte bir parçada yerleşmiş olanlar, bana ne kadar zor meseleler sorarlarsa sorsunlar, karşılığını peşin alırlar. Onlar için pek zor görünen sorulara karşı cevap içinde cevap, kayıd içinde kayd, şerh içinde şerh yazmışlardır. Benim sözümde ise bunların herbirine on türlü cevap vardır. O, güzelliği ve o tatlı edası ile hiç bir kitapta yazılı değildir. Nasılki Mevlâna, bana, “Seninle tanıştıktan sonra bu kitaplar nazarımda pek tatsız kaldı,” buyurdular.

Bu arşın gölgesi altında yedi zümre vardır. Gerçi kıyamet gününde bütün yaratıklar şaşkına dönerler, korku içinde kalırlar, gördükleri bir çok korkunç manzaradan ürkmüş bir halde kızgın gün ışığında yanarlar. Bir başka topluluk da kan ter içinde bunalmıştır. Yukarıda sözü geçen yedi zümre her şeyden selâmette kalırlar. Bu yedi zümreden birisi yalancılardır. Ama şöyle bir yalan olmalı: Biri sana gelir, biraz önce filânla birlikte idim, şimdi onun yanından geliyorum, çok üzüntülü idi, senden yana utanarak diyordu ki, Allah Allah nasıl oldu da ben falan zat hakkında terbiyesizlik ettim? Aklım başımdan gitmiş, hiç kendime sahip değildim. Yaptıklarımın farkında değilim, pişman oldum. O kimse ki hem bu adama gelir, hem öteki hasma gider, aralarını bulmak ister. Hayırseverliğin iki mislini yapar, ateşi söndürünceye kadar çabalar ki.kimseyi yakmasın, işte o fitne ateşini söndürmek kutlu bir iştir, ister yalanla, ister doğru sözle olsun! Ateşi söndür de, ister idrar ile, ister hendek suyu ile söndür, ister tertemiz su ile. Bu millet ise aksini yapıyor. Kavga koparmak için yalan söylüyor. Şu bizim insanlarımız nerede görülmüştür? Eğer arada Mevlâna olmasaydı bizim ile onlar arasında (paylaşılamayacak) ne vardı?

İşte bu sebeple bir tek dost gözü görüyorum, ama yüz düşman gözünü de görmek zorunda kalıyorum ve şüphesiz ki görüyorum.

Geçen gün hayalini karşıma getirdim, onunla tartışmaya koyuldum. Niçin bunların karşılığını açıkça ve olduğu gibi vermiyorsun, dedim. Hayalin bana şu cevabı verdi: Onlardan utanıyorum; istemiyorum ki incinsinler. Ben de buna karşılık verdim. Derken tartışma uzadı. Söylemediğim ne kaldı ki! Hayır, söylediklerim ne idi ki! Sanki hiç bir şey konuşmadık. Yani irfanı eksik insanların sözlerine nispetle herşeyi söyledik, ama kendi söyleyeceğime göre hiç bir şey söyleyemedik.

(M. 261) Hazreti Peygamber (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun), şöyle buyurdu: Bir kimse kırk sabah Allah’a can ve gönülden kulluk etse onun kalbinden diline doğru hikmet pınarları akmaya başlar.

Peygamberimiz bu sözü kendi yoldaşları arasında açıklarken, dostlarından biri kırk gün kendi kendine ibadetle uğraştı. Sonra Hazreti Peygambere (S.A.) şikâyet etti. Ey Allah Resulü! dedi. Falan dosta öyle bir hal geldi ki, gözü, sözü, rengi değişti. Siz ise, bu hali beyan ederken yukarıda andığımız hadisi buyurmuştunuz. Ben gittim tam kırk gün elimden geldiği kadar uğraştım. Nitekim Kur’an’da, “Allah insana gücünün yettiği kadar teklif koyar,” (K. 2/286) buyurulmuştur. Senin sözünde de hâşa yalan olmaz. Hazreti Peygamber (S.A.) şöyle buyurdular: Ben, can ve gönülden kulluk ederse, dedim.

Can ve gönülden Kulluk etmenin şartı, bunu ancak Allah için yapmaktır. Yoksa başka emeller ve hevesler uğruna kulluk etmek değildir.

Sen başka bir dostundan işittiğin garip konuşma tarzının sende de belirmesini istedin, bu isteğin yerine geldi.

Bize inanan bir topluluğa dedim ki: Allah sizi çok bahtiyar yaratmıştır. Çünkü böyle insanlar sizin içinize düşmüş, siz de onlarla birlikte bulunmanın değerini anlamışsınız. Bahtiyar yaratılmış olanların yolları aydın olur; ayışığı kapılarına vurur.

Şiir:

Ben aşk yolunda bir kural koyayım ki,

Habersiz olanlar bu yola ayak basmasınlar.

Duygusuzların yoldaşlığı çok zararlıdır, haramdır. Bilgisizlerin yoldaşlığı büsbütün haramdır. Yedikleri de haram. Haram yemek ki, bilgisizlikten ileri gelir, o lokma benim boğazımdan geçmez. Onun yemeğini yesem, sanki bir mancınık taşı gelir, içi ta tavana kadar camlar ve şişelerle, âletlerle dolu bir sırçacının dükkânına çarpar, her şeyi parçalar.

Bir ilâhi hadiste, ulu Allah, “Her günahın bağışlanır, ancak benden yüz çevirenin günahı af olunmaz,” buyurmuştur.

Önce Elif nedir? Onu söyle, sonra B’ye gelirsem iş uzar. Bugün bizim için uzun kısa hep birdir. Uzun olmuşuz ne çıkar, kısa olmuşuz ne çıkar? Uzun ve kısa cismin, maddenin sıfatıdır. Sıfat ile mekân sonradan yaratılmıştır. Evvel, âhir, ön ve son, Allahdan belirdi, Allahsız ne evvel var idi, ne de son. Ne zahir, ne batın, yani ne açık var idi, ne de gizli.

Mısra:

Ey insanlar bu hâdiseler yurdundan sakınınız!

Bu söz değildir, tembihtir. Söz üstüne söz söyleme davet’tir. öteki âleme çağırmadır. Dedi ki: Bir âlem vardır, oraya koşun. Bu namaz ile meşgul olursan namaz gider, bu azim ile meşgul olursan azim gider. Senin dostluğun dan ne kadar sevinçliyim ki, Allah bana böyle bir yoldaş verdi. Benim bu gönlümü sana versinler, benim için ha o cihan, ha bu cihan. Bana göre yerin dibi ile gökyüzü birdir. Alçak, yüksek diye bir fark yoktur.

Hazreti Muhammed (S.A.) buyurdu ki:”Beni Meta oğlu Yunus’tan üstün görmeyiniz.” Çünkü o denizin dibinde, balığın karnında mirac’ta idi, ben ise yedi kat göklerin ötesinde miraca çıktım.Bu yüzden asla beni ondan üstün görmeyiniz! Hakkı bulmayı, mekânın yüksekliğinde veya alçaklığında aramak hakkı mekâna bağlı sanmaktır. Kur’ an’da, “Orada giyimleri ipektir,” (Hac Sûresi, 23) buyurulmuştur. Ben de burada ipek giyinmişim. Sen ipeğin letafetinden beni göremiyorsun. Bu ince deri sanki ipek oldu. Bu ipek deriye kıyasla ipeğin yumuşaklıkta ne değeri olur? Nereden nereye gidiyoruz?

Kur’an’da, “Bugün dininizi kemal çağına eriştirdim, size nimetimi tamamladım,” (Maide Sûresi, 5) buyuruldu. Bu can, senin kalıbında olgunluğa erişti demektir.

Şiir:

Mertçe ve mert huylu olmaya bak!

Yoksa bin türlü utanca uğrarsın.

Beni tanıyorsan, beni görüyorsan o üzüntüleri niçin anıyorsun? Eğer hoş olmak benim elimde ise niçin kendini sıkıyorsun! Benimle beraber isen, niçin kendinle meşgulsün! Benim dostum isen, niçin kendi kendine dost oluyorsun? Yıllar geçer de, ancak birisiyle dost olur ve huzura kavuşuruz.

Şiir:

Yıllar gerektir ki güneş altında bir taş,

Ya Bedahşan’da yakut, yahut Yemen’de akik olsun;

Aylar gerektir ki, bir pamuk çekirdeği toprak altında

Gelişsin de, ya bir çıplağa örtü, ya bir şehide kefen olsun.

Beni görüyorsan niçin kendine bakıyorsun? Beni anıyorsan kendi nefsini niçin anıyorsun? öğüt sözleri öğütleri anma işi, kendini anma demektir, varlığını anmadır. Bir yerde ki rahat vardır, Allah vardır, öğüt nerede, söz nerede kalır?

(M. 263) Birkaç gün birlikte oturmuş, yedi sofî arkadaş vardı. Bunların yemeğe, içmeye ihtiyaçları vardı, ama aralarındaki sohbetin tadından bir türlü yerlerinden ayrılıp yemeğe gidemiyorlardı. Vezirin biri bunların halini haber aldı. Uzaktan gelerek yüzünü yere koydu, şöyle dedi: Canınız ne istiyor, ne arzu ediyorsunuz? içlerinden biri, git dedi, bize yetecek derecede bolca lokma hazırla, evi boşalt, büyükten, küçükten kimse bulunmasın. Kendin de evden1 çık. Hiç kimse kapıyı çalmasm. Vezir öyle yaptı. Bunlar yedi kişidir, dedi, ben ihtiyat olarak yirmi kişilik bir sofra hazırlayayım, ev halkını da akrabaların evlerine göndereyim. Ayrıca şöyle dedi: Bu gün hiç kimse bu evin etrafında dolaşmasın. Kâseleri doldurdu, ekmekleri sof raya yerleştirdi, onları eve çağırdı, yerlerine oturttu. Artık müsaadenizi diliyorum, bu gece sabaha kadar sizden ayrılıyorum, dedi. Kapıyı kapadı ve dışarı çıktı. Onlara evi terk etmiş gibi görünerek yukarıda bir odaya çekildi, gizlice bir delikten bunların nasıl yemek yediklerini seyre daldı. Birer birer kâseleri önlerine koyup yemeğe başladılar. Kâseler boşalınca, ikincisini alıyorlardı. Ansızın içlerinden biri sofradan yuvarlanıp düştü. Allah rahmetine kavuştu. Her şey aslına döner kaidesine göre, “Rabbine dön!” (Fecr Sûresi, 28) emrini işitti. O zaten doğruluk makamında idi; hem orada, hem de burada o renksiz perdenin arkasında kalmıştı. O perde sayesinde onu burada gördüler. Geri kalan altı kişi yemeğe devam ettiler. Bir saat daha geçmişti. Öteki arkadaşı da evvelkinin ardından yürüdü. Böylece yedinci kişiye kadar hepsi gitti, içlerinde ancak bir kişi sağ kaldı. Ev sahibinin sabrı tükenmişti. Aşağı indi, hemen kapıyı açtı. Güya dışarıdan geliyormuş gibi bir durum takındı ve sordu: Nasıl oldu Şeyhim? Yemekler kâfi geldi mi? İstediğiniz gibi yediniz mi? Şeyh, hayır, dedi.

Vezir sordu ve Şeyh cevap verdi: Eğer yetişecek kadar olsaydı ben de sağ kalmazdım, istek baki kaldıkça yemek yeter derecede sayılmaz.

Tam karnı doymuş olanın cevabı ancak iç kapının hiç bir tarafından bir soru ve karşılık gelmemesidir. (M. 264) Soru ve karşılık istekleri devam ettikçe orada başka sorular, başka cevaplar bulundukça yeterlik olmaz. Bunun delili de içinde bir kuşku olması ve bunun cevaba muhtaç bulunmasıdır.

Bir gün Şeyh Hamid küfür ve iman bahsini yorumluyordu. Ben ona bakıyordum ve görüyordum ki, daha yüz sene iman ve küfür konusundan bir koku alamayacaktır. Eğer bunu anlamış olsaydı. Dervişler huzurunda bahsettiği o hikmet ve edep meselelerinde kendi düşüncelerini gizler ve derdi ki: Görüyorum ki benim sözlerim bir neticeye ermiyor. Ötekilerin sözlerine nasıl sıra gelsin? O zaman onun bu sözü ötekinden daha iyi ve tamam olurdu.

Nasıl ki sofî, eğer senden daha iyi başka birisini bulsaydım, sen benden, ben de senden kurtulmuş olurduk. Yoksa sen eldesin, der ve ekmeğini de hırkasının yeninde gizler. Nasıl ki, “Yolunu, paranı, gidişini gizli tut” derler. Hazreti Peygamberde, “Herkim sırrını gizlerse işine sahip olur,” buyurmuştur. Evet bir kul vardır ki, bunu niçin gizleyeyim. Mevlâna Şemseddini Tebrizî de sırrını açıklayan işine sahip olur demişti. Ancak o kul nerede? Ey sevgili! Görmediğin kimseye ne cefa ediyorsun? diyebilsin!

Bir felsefeci zümresi, melekleri nebilerden daha üstün tutarlar. Hazreti Mustafa’yı ve nebileri halk ile meşgul olduklarından dolayı (hâşâ) eksik görürler. Melekler peygamberlere yardım ederek yüzlerini dünyaya çevirirler. Onları halka öğüt vermeye gönderirler ki, bu Haktan uzaklaşmak veya onu unutmak demek değildir. Ama bize anlattıkları peygamber mucizelerinden akla uygun olanlarını kabul ediyoruz. Akla uygunsuz olanları da kabul etmiyoruz. Çünkü akıl Allanın hücceti (Senedi)’dic. Allanın hüccetlerinde ise bozukluk olmaz.

Diyelim ki, mucize sizin aklınızın göremeyeceği bir şeydir. Akıl ise Allah’ın insanda bir hüccetidir. Onu yerinde kullanmasan seni yanıltır. Bundan dolayıdır ki, akıllar yetmiş iki millete göre değişiktir. Biri birini yanıltmaktadır. Meselâ iki kişiye sorarsınız, ikide iki kaç defa vardır, diye. Her ikisi de bir kere der, aynı cevabı verir. Aralarında bu cihetten ayrılık yoktur. Çünkü bu basit aritmetik sorusunu düşünmek kolaydır. (M. 265) Ama yedide yedi veya on yedide on yedi kaç kere vardır deseniz, o iki akıllının cevapları değişebilir. Çünkü bu daha zor, yanıltıcı bir sorudur. Eğer biraz ağır davranır, aklı yerinde kullanmazlarsa doğru cevap veremezler. Nasıl ki, aynayı bir kere eğri tuttun mu, orada yüz binlerce doğru ayna olsa artık ondaki görüntüyü düzeltemezsin. Kuran’da, “Biz sana kendinden önce gelen kitaplarla senin yanında olanları gerçeklendiren kitap gönderdik,” (Mâide Sûresi, 49) buyurulmuştur.

NURLAR HEP BİRBİRİNİN DOSTUDUR

Diyelim ki, yüz kişi güneş altında durmuş, uzaktan bir kişi de aydın gözleri ile yalnızca onlara doğru bakınarak geliyor; bir davul çalıyor ve raks ediyor. Bu yüz kişi arasında hiç bir fikir ayrılığı olmaz. (Hepsi onu aynı durumda görür). Ama karanlık bir gecede veya sisli ve bulutlu bir havada bu davul sesi gelse, işitenler arasında yüz türlü fikir ayrılığı belirir. Biri bu gelen askerdir der, öteki sünnet düğünüdür der; hülâsa herbiri bir fikir yürütür. Neticede, felsefeciler de peygamberleri halk ile meşgul olduklarından ve peygamberlik makamının şerefini koruduklarından dolayı meleklerden noksan görürler. Ancak bu hususta nebiler hiç bir zaman yollarını şaşırmazlar. Lâkin tecrid ve halvet mertebesinde kalırlar. Peygamberlerin kadın almasını da bir nevi eksiklik ve uygunsuzluk sayarlar. Her ne kadar, o hal, kuvvettendir desen de öteki der ki, şunu da söylerler ki, konuşan kimse hoş sözlü olmalıdır. Sinesinde her an yeni yeni hikmet kaynakları fışkırmalıdır. Bir başkası, toplantıda güzel öğütler’ve konuşmalar yapmadıkça meclis kızışmaz, der. Başka biri de, hiç bir an boş kalmaz hep coşkunluklar, yeni yeni ilhamlarla eli hiç bir işe değmez, ancak uyumak ve oturup su dökmekle vakit geçirir. Derler ki: Su dökerken Allah adını söylemek (Besmele çekmek) gerekmez. Şimdi padişah bu attan aşağı inmiyor, ne ahırın içinde, ne dışında, ne atı yem yerken, ne de terslerken, işte ben bu saatte bir şey yedim ki, eğer başkası benim yerimde olsaydı üstündeki elbiseyi parça parça ederdi. Ben yenimi çözdüm ve bir saat başımı önüme eğdim. Allanın lâtif kulları vardır. Nihayet erlik kuvvetinden Tur dağı parça parça oldu. Bugün o şey ki, ondan bütün âlem bir şey elde eder ve o şeyden her şey meydana gelir. (M. 266) Bugün gördüğün ve bildiğin her lâtif ki bu lâtif ondan var olmuş ve meydana gelmiştir. Bundan daha lâtif ve bundan daha iyidir. Derler ki: Allahdan bir nişan var ki, gülelim. Sen inayet ve rahmette kimden daha üstünsün? Allah dedi ki: Her kim benim Allahlığımı çok anarsa ya dilden anar ya candan.

Bayezidi Bistamî (Allah ruhunu kutlu kılsın) hangi şehre gitse önce o şehrin kabristanlarını ziyaret eder, orada dolaşmak isterdi. Nasıl ki biri Ibni Abbas’dan sordu: Ey Peygamberin amcası oğlu! Gönlüm şöyle biraz gezip dolaşmak istediği vakit nerelere gideyim? Ibni Abbas buyurdu: Gündüzleri mezarlıkları dolaş, geceleri de gökyüzünü seyret.

Bayezid kabristandaydı, dolaşıyordu. Orada çamurlanmış insan başlarına rastladı. Gönlüne bir ilham geldi. Eline al ve dikkatle bak denildi. Bazı kulaklara baktı, çamurla tıkanmış; bazı kulak delikleri de öteki kulağa kadar açık idi. Bazı kulaklar da boğaza kadar tıkalı idi. Yarabbi! dedi, halk bunların hepsini eşit görür, halbuki sen bana değişik halde gösterdin! Şimdi niçin o topraklar bana ayrı sıfatlarda göründü?

Bayezid’e şöyle ilham olundu: Kulağında hiç delik olmayan başlar, bizim sözümüzü işitmemiş olanlardır. Bir kulağından öbür kulağına kadar delik olanlar ise sözlerimiz, bir kulağından girmiş, öbür kulağından çıkmış olanlardır. Ama kulağından boğazına kadar delik olanlar, sözümüzü kabul etmiş olan başlardır. Olaki bir gönül ehli. bir kişinin ölümünü ister. Ancak maKsatsız olarak cisminin ölmesini değil, ruhunun ölmesini ister. Biri dedi ki: O dervişi ziyarete niçin gitmedin? Allah’ın, “Hasta oldum beni görmeye gelmedin,” hitabını işitmedin mi? öteki cevap verdi: Yüreğim yufkadır, içimden doğmadı.

Allah Peygamberi (Allahın selât ve selâmı üzerine olsun) bütün nazik ve nazenin kalbi ile Allah dervişlerinin selâmını kutlu sayarlardı. Onlarla birlikte vere oturur, sözlerini dinlerdi. (M. 267) Dervişin kadrini bilmeyenler bir bahane uydururlar. Eğer ona değer vermemiş olsak bir fitne olur. Bir günahkâr için, yüzü kara olmasın, derler.

Günahsız, salih bir kişiyi dışarı atarlar. Şüphesiz iyiyim, şüphesiz kusursuzum, yüzüm ak alnım açıktır, der. Aslını kurtarır ama dalını kuvvetlendirmek için kendini alçaltır. Halbuki, o asla aziz olmayacaktır. ‘Koyun, başını iki yüz bin altın değerinde görür de yattığı ağılın kapısını görmez. Çünkü onu arkada bırakmıştır. Asıl odur. Sevinçten kurtulur, gama taparlar. Bu varlık ki, onunla mağrurlanmak bütün gam ve kederdir! Sen bu saatte gamlısın, ama değilim, diyorsun! Dedi ki: Biz şad olmayanların gamını istiyoruz. Gamın başka bir dalı daha yoktur. O böyledir. Halbuki sevinç saf ve lâtif bir su gibidir. Her yere dağılır. Açılmak üzere olan bir çiçeğin açılmasına engel olmaz, insan oğlunun bildiği şey, “Allahtan başka Allah yoktur,” sözüdür. Onun takati buna yeter. Adem oğlu ne bilir ki! Bir zülüf ve ben görünce bir teşbih yapar, yoksa zülüf nerede, ben nerede. Şair şöyle diyor:

Zülfünü cehennemdekilerin ellerine kaptırırsan,

Cennet güzellerinin benlerinden bana utanç gelir.

Cehennemde zülüf neye yarar? Gerektir ki, Allah yolunda çözülsün. Göz ve kulak açılsın. Allah Erenleri ile birleşsin, kendine tapmaktan kurtulsun. Çünkü Allah’a tapmak kendine tapmaktan vazgeçmek demektir. Nihayet dinde pirlik mertebeyledir. Ondan dolayı daha hararetli olmak gerektir.

Bir divane vardır ki, gaipten haber verirdi. Tecrübe için onu eve kapatırlardı. Ama sonra dışarda bulurlardı. Bir gün babam benden yüz çevirmişti, halk ile konuşuyordu. Divane hiddetle babamın üzerine yürüdü, yumruklarını kaldırarak, yoksa bu çocuk hakkında mı konuşuyorsun? dedi ve beni işaret ederek hoşça kal! dedi. Saygı göstererek uzaklaştı. Asla zar oynamadım, çok zorluğa da katlanmadım. Ancak tabiatım icabı elim bir iş tutmuyordu. Her nerede bir vaaz ve konuşma varsa oraya gidiyordum. Çünkü o iş için dünyaya gelmiştim. Tıpkı Isa Peygamber gibi. Isa Peygamber, ilk süt emdiği günlerde bir tek söz söyledi, ama başkaca konuşmadı. (M. 268) ünce söylediği kendi isteği ile değildi. Atıcısı olmadan fırlatılan ok gibi. Annesinin memesine sarıldı. Çünkü ilk sütün tadını o tattı. Nasıl ki, Kur’an’da Hazreti Musa hakkında, “Biz Musa’ya başka süt anneleri haram kıldık ve Musa’nın annesine onu emzirmesi için vahyettik,” (Kasas Sûresi, 7/12) anlamındaki âyetler malûmdur. Fakat annesi ölmüş olan birini de mahalledeki bir köpekçiğe emzirirler. Çocuk bu köpeğin sütünü emer, fakat onun huyunu da kapar.

Beyit:

Sütten yavruya geçen bir huy

Can ile birlikte cesetten gelmiştir.

İnsanoğlu, sütü annesinin göğsünden emer, hayvan yavruları da annelerinin bacaklarının arasından emerler. Arada sütten korkanlar da vardır ki bunlar önce söylediğim gibi annesi ölmüş olanlardır. Halbuki aksine olarak annesi ölenlerin, anneleri ölmemiş kendileri ölmüşlerdir. Anne, sütüm kurudu, der. Halbuki gerçekte bunun aksini söyler. Sütü kurumamıştır; kurumuş olan ancak sütün kalıbıdır, istidattan ve kabiliyetten ileri gelmektedir. Bir kuş yavrusunu karanlık bir kuyuya bile atsanız vakti gelince öter, çünkü o vaktini bilir. Bizim kuyudan çıkardığımız, öğretip yetiştirdiğimiz kimseler var ki, yedikleri mutlak helâldir. Yani el emeği ve alın teridir. Bu ruhun gıdasıdır. Nasıl ki, “Elinin emeği ile ve alın teri ile geçin,” buyurulmuştur. Yani ruh gıdası ye! demektir. Onlar Kur’an ve hadislerin mânalarını ne bilirler? Kur’an onlara yüz türlü nikab bağlar. Kur’an’da, “Ona ancak temiz ve abdestli olanlar el sürebilirler” (Vakıa Sûresi, 79) buyurulmuştur. Ancak bazıları Kur’an’ın o güzel yüzünün duvağını nasıl açarlar? Mütabaat, yani Peygambere uyma konusunu yorumluyorum. Bilmiyor, kendi kendine söyleniyor, acaba bu mütabaat nedir ki? Mütabaat önünde duruyor, tekrar önüne düşmüştür, ama o bunu göremiyor.

Musa Peygamber, (Allah’ın selâmı üzerine olsun) nebi idi. Resul (kitapla gönderilmiş peygamber) ile mertebesi yüce peygamber arasındaki farkı sormuyorum. Zahir bilginlerinin aldanmış oldukları o farktan başka bir şeyi, mütabaat sözünü söylüyorum. Şaşırıyor, hatırı nerelere dağılıyor. (M. 269) Mütabaat evinin kapısına geldi, ama bilemedi.

Musa, git su getir, diye bir dervişin eline bir testi vermişti. Musa Mülekat’a gitti, ama mütabaatı göremedi. Muhammed (S.A.) mütabaatı tanıdı. O dervişi görünce iltifata lâyık buldu, ona uygun sözler söyledi: Açlık çekiyor musun? Safa buluyor musun? Aynayı temizleyerek dostların yüzüne tutuyor musun ki kendilerini görsünler. Fakat ayna kirli ve kötü tozlarla örtülmüş olursa, dostların önüne tutmuşsun, ne çıkar?

Vakit müsait değil. Yoksa Allah’a iyi ödünç verme bahsini tefsir eder ve size iyi ödüncün ne demek olduğunu anlatırdım.

Nasıl ki sen de insaf ederek dersin ki: Bu sözü kürsüden konuşmak yazık olur. Çünkü bu helâl rızık yiyenlerin sözüdür. Derim ki: Bunda iki mâna vardır. Biri açıktır, öteki mânası, yani, yemesi kolaydır, yahut yiyenin yolu aydındır, demektir.

Dalgıç dedi ki: Ben çok uğraştım, ama senin kısmetine bu çıktı! Bezirgan, inci tüccarı, eğer bana hiç bir şey kalmadı ise giyindiğim şu elbiseleri al, dedi. Elbisesini sırtından çıkardı, ona verdi ve ilâve etti: Bir daha gel! Dalgıç mademki bu benim niyetimin bozukluğundan oldu, ben de şimdi niyetimi düzelttim. Eğer bu adamların niyetleri bozuk değilse ben de aldığım malları geri vereyim diye, kendi kendine böyle bir niyette bulundu. Onun bu gerçek kararı doğru çıktı. Çünkü o denizin dibini biliyordu. Orada inci vardı. Bunu eğer kendin elegeçirebilirsen keyfine bak, başkaları için bulursan elini onun boynuna uzat! Ama başka birini bulamazsan elini kendi boynuna götür! Nasıl ki, sofinin biri her gün yeninin içine bir nevale saklardı. Yüzünü ona çevirerek ey nevale derdi, eğer başka bir şey bulursam sen kurtulursun, yoksa elimdesin.

Şeyhi gamlı gördüğün zaman bile ona bağlan! Daima ona yapış ki, seni tatlı ve olgun bir meyve gibi yetiştirsin. Çünkü senin olgunlaşman ve beslenmen o bulutun bereketindendir. iyi kişi vardır, ama bilgisizdir, iyi bir adam tevekkül ettim der, ama bilgisi yoktur ki tevekkülün yeri neresi olduğunu anlayabilsin.

Nihayet mütabaat odur ki, deveyi dizinden bağla, sonra Allah’a tevekkül et nüktesine uygun olsun. (M. 270) Yani Hazreti Peygamber tevekkül göstermedi. Bu kadar savaşlarla uğraştı. Arif değil miydi? En iyi adam değil miydi o?

Gerçek bir Allah adamının eline sıkıştıracağın bir akçe, başkalarına vereceğin yüz akçeden daha makbuldür. Çünkü o bir akçe hayır yoluna gider. “Allah’a ödünç verin,” buyurulmadı mı? Hakkın eli vardır diyorlar. “Sadaka yoksunun eline düşmeden önce Allah’ın eline düşer.” Yüzlerini Allah erlerinin hizmetine çevirmiş olanların ellerindeki bir akçe böylece değer kazanır. Çünkü o da bunu böyle bir hayıra sarf edecektir. Hayır Allah’ın kuludur. Hayır Allahdır. Allah’a ant içerim ki, hayır söyler: Alem külliyat (tüm) iledir. Cüziyat, yani parçalar ile değildir. Nasıl ki, parçalar âlem olmadığı gibi, toplu varlıklar da âlem değildir. Çünkü tümden bütün parçaları çıkarırsanız, tüm yerinde kalmaz.

“önce yoldaş, sonra yol” derler. Bu yol için nasıl yoldaşlar gerektir? Bütün bu âlem perdeler ve örtülerdir. Adem oğlu, dünyaya ayak basınca Arş.Kürsi, yedi kat gökler, gökyüzü ve kendi kalıbı onun örtüsü oldu. Hayvanî ruh, hayvanî örtü, kutsal örtü, böyıece önü örtü içinde, perde perde içinde ta marifet’in bulunduğu yere kadar gizlenmiştir. Arif de sevgilisine nispetle hem bir perdedir, hem değildir.

O nasıl sevgilidir ki, arif onun önünde düşkündü”?. Falan şeyh çilede idi. Arif kimdir, sevilen kimdir? diye düşünceye dalmıştı. Kendini geniş bir çölde yürürken gördü. Suyu ve çamuru olmayan bir çöl. öte taraftan başka bir şeyhin geldiğim gördü. Şeyhe yaklaştığı zaman sordu: Sevilen kimdir? Seven kim? Şeyh şu cevabı verdi: Seven öte yandan geliyor, sevilen de bu tarafa gidiyor. Mehtabın aşağı indiğini gördü. Bir mescidin kenarında oturdu. Bir kapı açıldı, kim gelecek diye bekledi. O şeyh gelerek bir köşede oturdu, kendisinde garip bir hal belirdi. Onlar bu halin onun çile dışındaki hali olduğunu sandılar. (M. 271) Çilede olunca bu halin neye varacağını düşündüler. Meğerse onda bir vecd hali belirmiş. Nasıl ki her zaman da bu hal belirmekte idi. Şeyh bu halin ne olduğunu anladı ve gülümsedi.

Yüzünü yıkadığın vakit şüphe yok ki yıkayan Allahtır. Buyurur ki: Abdest üzerine abdest, nur üstüne nurdur. Abdest sensin, abdest üstüne abdest yine sensin!

Hasan ve Hüseyin, Sahabelerin arkalarından yürüyorlardı. Yolda Hazreti Peygamber ve hepsi su yolunda birleştiler. Abdestler su ile tazelendi. Hazreti Peygamber bunlardan sordular, abdest ne ile tekrarlanır? Ey Allahın Resulü, dediler. Senden işittik ki, abdest üstüne abdest, nur üstüne nurdur, buyurdun. O zaman sen abdest alıyordun ve vecd halinde idin! Allah hayatını bahtiyar etsin, bu tavsiyeyi muhafaza et. Bir kimse sana bir söz naklederse, o sözde cefa ve ürküntü varsa onu söyleyene iade et ve eğer derse ki: Bu bir maslahat ve bir şerrin giderilmesi için söylenmiştir, isterse bir hiddet zamanında, bir hakkın yerine getirilmesi için söylenmiş olsun, hattâ bunun bir kaç misli de fazla sözler söylemiş bulunsun! Sevgili bin bir sevgiden ve muhabbetten sonra tek bir günah ile gelse ona nasıl yardım edilmez? Şu halde bu tavsiyeyi korumaktan da sana faydalar vardır. Birinci fayda şudur : Bunu haber veren kişi söz taşımaktan vazgeçer, ikinci fayda şudur: O söz söyleyene de erişir. Söylenmemiş söz de ortada kalmaz.

Nitekim bir söz söylenmedikçe nasıl duyulur. Söyleyen bunu söylemişse sonradan utanç duyar; keşke söylemeseydim, der. Eğer söylememişse nebilerin daha çok sevgilisi olur. Çünkü onlar bunu işitseydi hoşlarına giderdi.

Bu sözleri ve bu öğütleri körler için söylüyorum. Çünkü onlar karanlıkta yarı ölmüş bir halde yürürler. Ancak ellerinde bir deynek olursa çukura düşmezler, belleri kırılmaz. Yarım görenlere bu öğütleri vermek gerekmez. Çünkü onlar yine de görürler. Bugün, her kim bir kimseden seni incitecek bir şey naklederse, sen o nakleden kişiden incin! Çünkü ona karşı öfke ve incinme gösterirsen burada fadalar vardır. Bil ki, onlardan öğrenmekte büyük bir perdedir, insan onunla alçalır. Güya bir kuyuya veya bir hendeğe düşmüş gibi olur. O zaman sonunda, şunun bunun çanağını yalamakla meşgul olduğuna pişman olur. (M. 272) Bakî ve ebedî gıdadan mahrum kalır. Sözün ve sesin sonu, kâsedir demiştim. Nakledilen bu sözümü tekrarlamak için dinlemek gerekmez. Dün birisi geldi. Benden ona bazı şeyler anlatmışlar. Yüzüme atıldı, benim hakkımda niçin böyle söylemişsin, ben bu kadar büyüklere hizmet ettim, hepsi beni beğenmiş ve aramıştır, hiç biri ayrılmama razı olmamıştır, dedi.

Sorunu daha edepli sor ki, sana gereken cevabı vereyim dedim. Daha edepli konuşabilmek için bir saat oturmalıyız ki, nefsim sakinleşsin deyince; ben, iki saat bekle ki, nefsin sakinleşsin, cevabını verdim. Bir saat oturdu ve hemen söze başladı: Herkes yanında beğenilmiş ve iyi tanınmıştım, herkes beni iyi adlarla anıyordu. Senin yanında niçin böyle kötü duruma düştüm. Sonra ilâve etti: Şimdi sen bana ne ad takacaksın?

Ona dedim ki: Eğer Müslüman olursan, Müslüman derim sana, yoksa kâfir, dönme ve daha aşağılık şeyler söylerim.

Bugün eğer nefsine uymadan söz söylüyorsan söyle, yoksa sana başkaca cevap veremem!

Sübhanallah! Her şey insan oğluna fedadır, insanoğlu da kendi nefsine. Allah, “Hiç şüphesiz semaları, şerefli yarattık,” yahut, “Şüphesiz Arş’ı şerefli halkettik,” buyurdu mu? Arşa çıksan hiç bir faydası yoktur. Arşın yücesine çıksan da yerin yedi kat altına girsen de faydası yoktur. Gönül kapısını açık tutmak gerektir. Bütün nebilerin, velilerin ve erenlerin can attıkları bunun içindir, bunu arıyorlar. Bütün âlem bir kişinin elindedir. O kendini bildiği için her şeyi de bilir. Tatarlık sendedir. Tatar huyluluk da sendeki kahir sıfatıdır. “Kavmini hidayete eriştir. Çünkü onlar bilmezler,” yolundaki dilek benim parçalarımı doğru yola yönelt demektir. Onlar kâfir oldular. Ama yine onun parçası idiler. Eğer parçası olmasaydılar, ayrı ve bağımsız olurlardı. O zaman kül (tüm) nasıl olurdu? Yukarıda, âlem külliyat iledir, cüziyat ile değildir diyorduk. Külliyat deyince hangi parça dışarıda kalır?

Çıplak bir derviş yola gidiyordu. Acıktığı zaman ne kadar zorlasalar hiç kimseden bir lokma yiyecek almıyordu. O hale böylece katlanıyordu. Bir gönül sahibi sebebini sordu. O inkâr ediyordu. Yüzünü ona çevirdi. Evet, dedi, gel, denedin, mustarip olduğumu anla.

Şiir:(M. 273)    

Ayda onun yüzünden bir eser kaldı

O melek huyludan ayda bir iz kaldı

Hayır, hayır nereden nereye, ay kim oluyor?

Can onun kulu oldu ve yalnız o kaldı.

Ay dün gece yastığının üstüne düşmüştü

Kıskançlığımdan   elimi, ayağımı yere vurarak çırpınmaya başladım.

Ay kimdir ki, seninle bir yerde otursun?

Sen  cihanı dolanmış,  parmakla gösterilen bir güzelsin!

Allah adamları bütün ömürlerinde bir defa özür dilerler, bundan dolayı da bir defa pişmanlık duyarlar. Biri ağlıyordu: Kardeşimi Tatarlar öldürdü, ne bilgin adam idi o! Ona şöyle söyledim: Eğer sende de bilgiden eser varsa onu Tatarlar kılıç darbesi ile ebediyen diriltmişlerdir. Vaızlar o hayatı ne bilsinler? Kürsüye otururlar, bağırmaya başlarlar. Dünya müminin zindanıdır derler. Biri zindan kaçmışsa ona ağlamak gerektir. Yazık niçin buradan kaçtı diye acınır ona. Zindana Tatarlar delik açtılar. Eğer o başka sebepten kaçtı ise, bir yerden başka bir yere göçmüştür. Halbuki sen o kazmayı o zindanın duvarına niçin vurdular, diye ağlıyorsun! O taşa niçin vurdular diyorsun! Onlara acınmaz. O güzel mermer belki onun ayağına takılmış bir tomruk idi. O da dışarı fırladı. Halbuki sen feryat ediyorsun, başını yüzünü yumrukluyor, ne yazık ki o tomruğu kestiler! diyorsun. Yahut içine düştüğün kafesi kırsalar eyvah niçin bu kafesi parçalasınlar ki, bu kuş kendini kurtarsın, diye sızlanıyorsun. Yahut da, bir çıbanı deşiyorlar, içindeki cerahatlar, pislikler dışarı çıksın diye. Sen hemen feryadı bastırıyorsun: O çıbanı niçin deşsinler? içinde birikmiş olan cerahat niçin dışarı aksın?

Hak erenlerin ziyaretini ihmal etmeyin, demek arif ve kâmilin hizmetinde bulunun anlamına da gelir. Aman köylüye de ikram edin, diye buyurulmuştur. Yani bilgisiz ve aklı eksik olanların sohbeti kast edilmemiştir. Halk madenler gibidir. Altın madenine benzer.

Derler ki: Hazreti Hamza ile Abdurrahman birlikte uzun bir yolculuğa çıkmışlardı. Yeryüzündeki acayip şeyleri görmek ve gezmek arzu ediyorlardı. (M. 274) Fakat gittikleri yerde birtakım karıncalar peyda oldu. Herbiri, Allah korusun, bir kaç fil kadar korkunç idi. Bunların âdeti de savaş zamanında herkese karşıdan saldırmamaktı, ancak bir kişiye hücum ederlerdi, önce Hamza fırladı, karıncalara bir ok attı. Sonra başka bir aslan geldi, ona da attı. Böylece on tanesini vurdu. Sonra gerisin geriye kaçarak gemiye sığındı. Daha sonra da Abdurrahman’ın hayatını kurtarmaya uğraştı. Okunu yaya yerleştirdi iki karınca onun tarafına saldırdı, ama oku bir işe yaramadı. Hamza bağırdı, geri kaç dedi. Bu senin işin değil. Abdurrahman da kaçarak gemiye sığındı. Karada bir acayip şef er oldu, ama bu yolculuğun önemli tarafı onların deniz yolculuğu idi.

Mısra:

Uzun külahım var, geceleri uzun konuşuyorum.

Dervişin biri bir dükkân sahibinden sadaka istedi. Dükkâncı onu savmak için hazır bir şey yok dedi. Ben de dükkâncıya bu derviş azizdir, çünkü ona bir şey vermedin, dedim. Allah kısmet etmemiş cevabını verdi. Tekrar dükkâncıya Allah kısmet etmiş idi, ama sen engel oldun dedim. Gözümle gördüğüm bir şeyi nasıl gerçekleyeyim. Eğer sen elini bu dağarcığa sokcaydın dağarcığın başı elini sıkıştırmış ve yaralamış olsaydı, ben de gözümle görünce, evet derdim; Allah istemedi.

Ey görünmeyen lütuflar sahibi. Görünmeyen lütuf odur ki, günah işlerken verilir, yoksa gizli ibadette lütuf olmaz.

İki kişi bir gemi yakalıyorlar, yahut savaş ediyorlar; bunlardan hangisi yenilgiye uğrarsa Hak onun tarafındadır. Galip gelenin tarafında değildir. Çünkü ulu Allah kutsal hadiste, “Ben kalbi kırıkların yanındayım ” buyurmuştur.

Bir zümre vardır ki, onların yanında bütün sövmeler, hakaretler pek kolaydır; kuvvetli küfürler, hakaretler onlara göre bütün işlerini yarına bırakmış olduğun içindir. Yani bu güne ne oldu ki, sen bunu günlerden saymadın! Bu günün ne günahı vardı ki, hesap dışı kaldı? derler.

Şiir:

Nerde o yeminler, nerde o verilen sözler?

Aşkta ağır davrandın, ama çabuk kaçtın!

Aşkınla beni tutsaklar gibi bağlamıştın,

Anladım ki ancak ben sana âşığım, sen sevgiyi bana bırakırsın! (M. 275)

Şimdi yol üstünde oturup mazlum kılığına bürüneceğim,

Senden davacı olcağım, bana zulmettin!

Olaki, bu ayrılıktan kurtulup sana ulaştığım zaman bana acırsın.

Yahut beni nasıl belâya soktuğunu açıkça anlarsın!

Zaman zaman arzuladığın şey bu gün eline geçti. Yemin nerede kaldı? Yani konuştuğumuz sözlerin sonucu ne oldu? Sözlerimiz böylece geçti gitti. Sen büyük adamsın, Kur’an tefsiri okuyorsun. Tam âlim olan her insan da büyük adamdır. Ama Allahdan tamamiyle boşanmış ve kendi benliği ile dolmuştur.

Diyelim ki: Bu saatte bir Rum Müslüman oldu, Allah kokusunu aldı, gönlünü o koku ile doldurdu. Yüz bin peygamber onun gönlünü boşaltamaz.

Bir çok ağlayışlar vardır ki, Allah’a perde olur, kulu Allahdan uzaklaştırır. Şimdi açıkça söyle, konuştuğumuz mesele hakkında ne yaptın, dedi. Ona dedim ki: Sözlerin nişanı nedir ki, söylüyorsun? Onlar nasıl cevap veriyorlar? Kulağım ağır işitir, gel kulağıma söyle!

Şiir:

Dost söze başlayınca kulağımı sağır ettim,

Onun sözlerinin tatlılığından, aslanlar ava çıkar,

Benim için bunda bir zorluk yoktur ama,

Onun sözlerini hatırlamak istiyorum.

Şöyle buyurmuşlardır: Melekler Allah’a yalvardılar, falan mümin kulun sana bu kadar yalvarır, ağlayarak yardım diler. Sen yabancıların bile duasını kabul edersin! Onun dileğini de kabul etsen ne olur? Ulu Allah buyurdu: Beni kulumla başbaşa bırakın! Siz benden daha merhametli değilsiniz. Ben onu seviyorum ve onun sesinden hoşlanıyorum. Bazı kulların dileklerinin en geç kabul edilmesi, muhabbet ve sevgi yönündendir. Bir zaman olur ki, övmek ve beğenmek kula zahmet ve hicap olur. Söz tekrar geri sıçrar. Bir vakit olur ki, eğer beğenmezse ister ki onu parça parça etsin, sonra yine bir an olur ki, ağlamak ona hoş gelir. Halbuki başka bir saatte ağlamaktan da incinir, gülmekten de.

Hocentli Şemseddin ailesi için ağlıyordu. Biz de ona ağlıyorduk. Ailesi için ne ağlıyor! Biri Allahsına kavuştu diye ona ağlıyor, ama o, kendisine ağlamıyor. O kendi halini bilseydi, kendisi için ağlardı. Belki bütün ailesi fertlerini çağırır, akraba ve hısımlarını toplar için için ağlardı.

Hakta değişme yoktur, ama değişme sendedir. Nasıl ki ekmeği bazan sever ve ararsın, bazan da ondan bıkar, yüz çevirirsin, bir dost ile bazan muhabbeti kızıştırırsın, sana çok^sevimli görünür. Sanırsın ki, biricik sevgilin odur, bir saat sonra duyguların başkadır, o dosta düşmanlık gösterirsin. (M. 276) Eğer sen evvelki o dürüst hal üzerinde kalsaydın daima istenilen ve sevilen adam olurdun. O hale erginlik derler. Acaba bu erginlikten ne anlaşılıyor? işte bu erginlik hakikati açıkça görmek demektir.

Kuran’da,”Bu dünyada kör olan ahirette de kör olur,” (Isra sûresi, 72) buyurulmuştur. Nihayet bu kör insan, Hakkı, dünya gözü ile açıkça görüldüğü gibi göremeyecek bir halde kalacaktır. Ama nasıl olur da, “Kalbin Rabbimi görünceye kadar”, diye öğünebilir?

Erginleşen kimse erdiğini bilmez, Aksaray’a gider ama Aksaray’a vardığını bilmez. Ama oraya efişinceye kadar da hep korku ve yalvarma içindedir. Acaba varacak mıyım? Yoksa varamayacak mıyım? diye şüphede kalır. Onlar derler ki: Görmediğimiz şeyin arkasından koşmayalım. Halbuki o görünmeyen şey de der ki: Onlar arkamdan koşup yorulmadıkça kendimi göstermeyeyim. Hal böyle olunca onlar önce kendi sözlerini söylemeden o iş olmaz.

Eğer taklit etmek gerekiyorsa bari Kuran’ı taklit etsinler. Nasıl Ki filozofun biri şöyle diyor: Bir hakîm var idi. Dünyanın dört bucağında eşi yoktu, hele tıp ve tecrübeye bağlı bilgilerde çok ileri idi. Öyle köleleri vardı ki, her tel saçları yüzlerce insan değerinde idi. Ama kendinin çok çirkin bir kılığı ve çok iğrenç bir çehresi vardı. O derece ki, pek az şehirde onun eşi çirkin suratlı insan görülmüştür. Yüzü gözü birbirine karışmış, ağzı burnu, gözleri sanki belirsiz gibi görünüyordu. Bu hakîm devasız bir hastalığa tutuldu, ancak insan pisliği ile oynuyor, onu sergilere kilimlere bulaştırıyordu. Birçok hekimler etrafında oturmuşlardı, birbirlerine bakışıyorlar, konuşmak bile istemiyorlardı. Hastanın anlamaması için onun şu çirkin hareketlerinden bahsetmek istemiyorlardı. Halbuki hasta hakîm hepsinin üstadı idi. Sükûtlarının sebebini anladı, onlara evet dedi biliyorum ki falan şeyi yemek lâzım. Onu yemek gerekli ama bir kere zavallı hasta bunu çok sever.

“Bir saat düşünceye dalmak atmış yıl ibadetten hayırlıdır,” buyurmuştur. O düşünceye dalmaktan maksat, özü doğru bir dervişin yanında bulunmaktır ki o ibadette hiç bir yapmacık olmasın. Şüphesiz ki o ibadet, huzursuzluk içinde yapılan aşikâr ibadetten daha üstün sayılır.

Namazın kazası vardır ama huzurun kazası yoktur. Bazı fakir dervişler namazı terkederler. Kalp huzuru olmadan namaz olmaz. Nasıl ki Fatiha okunmadan namaz kılınmaz buyrulmuştur. (M. 277) Onlara göre Fatiha o huzurdur. Bir huzur ki, Cebrail bile gelse göz yaşını içine dökerek, kendisine Rabbinden gel diye çağrılmadıkça, hayır der. Eğer bir parmak daha yanaşırsam yanarım der.

Benim dostlar hakkımdaki düşüncem dürüsttür. Gözümle görmediğim şeyde bile o düşünceye aykırı hareket edemem. Kâfirlerin hakkında bile fena düşünülemez. Diyorum ki: Hakikatte ve en sonunda onların da Müslüman olmayacağını kim iddia edebilir?

Hazreti Ömer (Allah ondan hoşnut olsun), kırk yıl putlara hizmet etti. Dileğini puttan diledi, puta karşı ey put! diye çağırdı. Fakat Allah ona, söyle Ey Ömer! diye cevap verdi.

Hazreti Muhammed’in (S.A.) meclisine bir yoksun girdi. Zengin bir adamda, mağrurlanarak eteğini fakirin eteği üzerine açtı. Hazreti Peygamber öfkelenerek ona bir göz aktardı. Zengin, Ey Allah Peygamberi! dedi, ben malımın yarısını ona vereyim de beni bundan ayır dedi Hazreti Muhammed Mustafa (S.A.)’dan bir haber bile veremedim. Kureyşî ile Kuşeyrî ve daha başkaları da yüz binlerle yıllar geçse yine tatsız, yine zevksizdirler. Onlarda bir zevk ve bir mâna bulunmaz.

Mısra:

Kendi nefsine tapanlara bir yudum su bile vermezler.

Mecliste bizim sözlerimizi dinleyen bir çocuk vardı, henüz küçüktü. Ama her gün baba ve annesinden kaçıyordu. Bizim hayranlarımız arasına girmişti. Diyordu ki: Benim size hizmet edebilmekliğim için daima yanınızda olmam gerektir. Halbuki babası, annesi ağlayıp sızlıyor, o da ben bu hali öğrenirim de kendisini bırakırım diye korkuyordu. Bu iş böylece devam edip gidiyordu. Çocuk bütün gün başını dizime bırakıyor, annesi ve babası bu halinden dolayı ona itiraz etmeye de cesaret edemiyorlardı. Bir aralık kapıya kulak verdim, aralıktan şu beyti dinledim:

Beyit :

Senin yanında âşıklar kanatlanır uçarlar,

Gözlerinden ciğer kanı saçarlar.

Ben senin kapında toprak gibi oturmuşum. Yoksa başkaları rüzgâr gibi gelip geçerler.

(M. 278) Ona ne söylüyorsun yavrum, dedim, bir daha söyle. Hayır dedi konuşmadı. On sekiz yaşında öldü. Onun tabiatındaki parlak istidadı, zekâyı, letafeti ve kudreti nasıl tasvir edeyim.

İslam’ın sadri terimi, kalpden daha geniş bir mâna taşır. Onun mânası daha engindir. Ama başka bir mânası ile göğüs, vesvese veren şeytanın durağıdır.Halbuki kalp yani gönül öyle değildir. Nasıl ki Allah Şeytan için “halkın kalplerinde vesvese veren”, diye buyurmadı; göğüslerinde vesvese veren.dedi. Şimdi islâm’ın o göğsü nerede, gönlü nerede!

Suyun derinliği ağzı ve burnu geçmedikçe insan onun içinde bir derece güvenli olur. Ağız ve burun su üstünde oldukça insan kendi kendine yürür ve yaşar. Ama su içinde tamamiyle batarsa ağız ve burun su düzeyinden aşağıda kalır, boğulur. O zaman ona, ölmüş derler. Bazıları da bilâkis, dirilmiş, der. Her ikisi de doğrudur. Onda bu iğreti dirilik gitti ama edebî hayat başladı.

Büyük Allah erlerinin bazı sebeplerle bir takım sözler söylemesi ayıptır. Ben Hakkım diyerek Hazreti Peygambere uymaktan geri kalmaları, bu sözlerin halkın ağzına düşmesi gerekmez. Bu sözleri söyleyenleri köpekler bile olsa ya öldürürler, ya tövbe ettirirler.

Hazreti Peygamber, Mirac’dan gelmişti. Herkes içinden geçen bir düşünceyi ondan soruyordu. Biri Allah’ı görmekten, öteki Cennetin vasıflarından söz açmasını istiyordu. Hazreti Fatıma (Allah ondan razı olsun), ben onu bilmem, ben korkuyorum, şu cehennemi bir anlat dedi. Yani Fatıma anamızdan maksadı kendisini kusurlu göstermekti. Hazreti Süleyman’dan (Allah’nın selat ve selâmı ona olsun) edep öğrenmişti. “Hüdhüdü göremiyorum ne oldu?” (Nemil sûresi 21) dedi. Hayvan üzerine kusur bulmadı kusuru kendi nefsinde buldu. Nasıl ki, “Sana erişen bir fenalık, kendi nefsindendir,” (Nisa sûresi79) anlamındaki âyette buyrulduğu gibi Fatıma’nm inancı da böyle idi, “De ki, her şey Allah’nın katmdandır,” (K. 4/80) hikmeti gereğince bir şeyi ayıplarken yukarda söylediğimiz o senin nefsindendir nüktesine dikkat etmek gerektir. Dostlar bilselerdi biz onlar hakkında neler düşünüyoruz, ne devletler istiyoruz onlara! Önümüze can atarlardı. Temiz bir vicdan ne düşünür? Şeytandan, vesveseden arınmış olan bir kalbe, asla şeytan giremez. O kalpte daima melek yerleşir. (M. 279) Nasıl ki Allah, “Ben kalbi, rahmetime mekân kıldım,” buyurmuştur. Siz kerem edin de dışarı çıkın. Nihayet kalpler üçe ayrılır. Biri şeytan yuvası olan kalplerdir ki, içine melek de girebilir. Bazan melek dışarı çıkar, şeytan girer, bazan da melek girer, şeytanı kaçırır, ikinci bir kalp de, yalnız melekler yuvasıdır, oraya şeytan giremez. Bu Levhi Mahfuz’da yazılmış olan yazıların etkisidir. Levhi Mâhfuz’un   mütalaasından  bıkıldı mı buna ba karlar. Bir zümre de hiç Levhi Mahfuzdan gözlerini ayırmaz lar; o daima gözlerinin   önündedir. Bu tıpkı şuna benzer: Bir sofra döşenir; ipek ibrişimlerden örtü, altın tabaklar, altın ve mücevher işlemeli tepsiler vardır.Ama ortada ye mekten eser yok. Keşke   o tabaklar ve takımlar tahtadan olaydı da, içindeyemek bulunaydı.

“Görmezsiniz ki, Rabbin alaca karanlığı nasıl açıp yaydı,” (Fürkan sûresi, 45) anlamındaki ayetin mânası nedir?

Akıllı insan gerektir ki, bir defa pişman olsun ömründe bir kere tövbe etsin; bu bir defalık tövbe ve pişmanlık da ona çok utanç versin. Her şeyi kendinde görürsün.Musa, İsa, İbrahim, Nuh, Havva, Asiya, Hıdır, llyas, Firavun, Nemrut ve başkaları hep sendedir. Sen sonsuz bir âlemsin yerlerin göklerin ne yeri var? Allah buyurmadı mı: “Göklerim ve yerlerim beni kapsayamaz,ben belki mümin bir kulumun kalbine sığarım.” Yani beni semalarda bulamazsın Arş üzerinde bulamazsın! Nerede Allah’ı halka benzeten o sapkın ki, vah Pir Baba! Vah Allah! diye feryada gelsin. Nasıl ki, bir vaiz, Allah’ı altı yönde sanmayın, o ne Arş üstünde ne de Kürsi üstündedir. Allah’a benzer bir şey yoktur, deyince bir teşbihci, yerinden sıçradı. Üstünü başını yırtarak feryada başladı. Yarabbi! dedi, cihandan kayıp mı oluyorsun? Pirimizi cihandan dışarı attığın gibi gizleniyor musun?

Bütün kuşlar Simurg’u (Huma kuşunu) görmeye gittiler. Yolları üstünde yedi deniz vardij bazıları yolda kıştan öldüler, bazıları denizin kokusundan döküldüler. Bütün bu kuşlar sürüsünden iki kuş kalmıştı. Bunlar mağrurlanarak dediler ki: Bütün yoldaşlarımız döküldü, ancak biz Simurg’a erişebildik. Ama Simurg’u görünce de gagalarından iki damla kan süzüldü ve can verdiler.

Bu Simurg, Kaf dağının ötesinde yerleşmiştir. Ama onun o taraftan nereye uçacağını Allah bilir. Bütün bu kuşlar Kaf dağına erişebilmek için can verirler. (M. 280) Ömrü boyunca ve ancak bir gün hal mertebesini bulan kişi, hal ehli olduğunu sanır, canı başkalaşır. Derler ki: Deccal koyun, keçi ne bulursa öldürür, kuşları parçalar, tüyünü kanadını yolar, kolunu büker. Hakkın dürüst kulları ve Muhammed’in izinde yürüyenler, mucizeyi andıran hallerinden dolayı mağrur olmazlar. Bunlar gerçi taklitçidirler. Ama bu taklitçi müminlerin koruyucusu, Allah inayetidir. Zaman zaman o inayetin eseri, örtülü ve gizli kalarak onun canına erişir. O taklid öyle bir kuvvet bulur ki, o haberi, bu Deccalın bin kat kuvvetli görüşü bile veremez. Bugün daima hal üzere olanlar hiç bir zaman ondan kurtulamazlar. Ne yiyip içerken, ne uyurken.ne de pınardan su taşırken o hal ondan ayrılmaz. Kendisi ile birlikte devam eder. Onun hali nasıl olur?

Biri dedi ki: Bu Sema ile ilim adamlarının adını kötüledin! Cevap verdim: Bilmiyor musun ki, iyi ile kötü, kâfirle Müslüman arasındaki fark, ancak onlara yani sema edenlere aşikâr olur. Diyordu ki: SenAllah’a oynayarak mı erişebilirsin? Dedim ki: Sen de oyna da Allah’a eriş, iki adım sonra yetişirsin!

Bir gün nükte söylüyordum, Kuran’da “Bu şeydan işidir” (Kasas sûresi, 15) anlamındaki ayetin yorumunu anlatırken dedim ki: Allah Resulü buyuruyor ki, “Şeytan Adem oğullarının sinirlerinde, kan damarlarında dolaşır.’Ama bu şeytan külâhlı Türkmen suretinde değildir ki tanımak mümkün olsun. Kıptiye tokat vururken, Musa Aleyhisselâma gelen hiddet şeytan idi.

Celali Verkam’yi sıkıştırdım, bu şeydan nedir? dedim. Benim söylediğimden başka, Kıptiyi öldürmekteki sebep ne idi? Söylediğin doğrudur sen de benim söylediğim şu şeytan suretini kabul ve itiraf et. Ben ona akla uygun diyorum. Senin söylediğin şeyleri herkes herkese söylemiştir. Herkes nihayet herkestir. Sen diyorsun ki; Dinin sağlamlığı ile ilgili bütün ilimler, Hazreti Muhammed’in (S.A) bildiği şeylerdir. Muhammed’e de mi herkes diyorsun? O daima bunun iyi olduğunu söylerdi. Ancak her şeyi yerine göre herkese vermişlerdir.

Musa Peygamber diyordu ki: (M.281) Ey Allahm! Firavun yapacağım davete uymazsa ne faydası olur? Allah, sen vazifeni geri bırakma buyurdu.

Allah’ın öyle kullan vardır ki, onların konuşmalarını kendi aralarında yine kendileri dinler ve anlarlar. Bahsettiğim o dostları sizin de görmeniz gereklidir. Bizden biri Abdal kılığındadır. Diyor ki: Bana, kancık diye dil uzatıyorlar. Halbuki” ben kancık değilim, ancak şu oyuncu kadınla düşüp kalkmak gerçi bana yaraşmaz ama benim için onunla birlikte bulunmak hoştur, o da benden hoşnuttur. Hele bana öyle külah eder ki, sorma! Gerçi benimle yatıp kalkması yoktur ama bana yağlı yemekler sunar; ben de yiyemem. Bana niçin yemiyorsun? der. Utanırım derim. Maksadım, dervişler üstüne konuşmak ve şunu anlatmaktır: Eğer isteğim yoktur desem, bu dervişlere ulaşmaz, burada yemekten utanırım desem ettiğin aptallıktan utanmıyorsun da yemek yemeden mi utanıyorsun? derler. O kadın da der ki; Onun yoldaşları vardır, onlarla yemek istiyor. Bugün onun kim olduğunu söylemedim. Yüz aptala hizmet etmelisin ki, o bir aptala erişebilesin. Onun başının sadakası olsun. Ona karşı can ve gönülden bağlılıkta, onu korumada gösterdiğin derin ilgi ile o candan bağlılığın, verdiğin sadakanın zevkinden bile haberi olmadı. Yani son derece meşgul bulunman yüzünden keşke bundan daha iyi olsaydı, bundan daha çok olsaydı diye acınmaya başladın.

Bayezidi Bistami hacaa çok defe yaya olarak giderdi. Yetmiş defa hac etmişti. Bir gün hac yolcularının, çölde su sıkıntısından çok perişan olduğunu gördü. Nerede ise susuzluktan ölüyorlardı. Hacıların toplanmış oldukları bir kuyu başında bir köpek gördü. Hayvan bitkin bir halde kendine bakıyordu. Bayezid’e ilham geldi. Bu köpeğe su yetiştir diyor ve bağırıyordu: Makbul bir hac sevabına bir bardak suyu kim satar. (M.282) Hiç kimse bu çağrıya aldırış etmedi. Sonra artırdılar: Yaya olarak yapılmış beş hac sevabı, altı, yedi derken yetmiş haç sevabına kadar artırdılar. O ben vereyim diye seslendi. Bayezid’in hatırından şöyle geçti. Ne mutlu bana ki, bir köpek için aldığım bir bardak su ile yetmiş piyade hac sevabı satın aldım. suyu hemen bir çanağa döktü, köpeğin önüne koydu. Köpek yüzünü çevirdi. Bayezid yüz üstü kapanarak tövbe etti. Kendisine ilahi bir ses geldi: Allah için yaptığın bir iş dolayısiyle, daha ne kadar zaman, şunu yaptım, bunu yaptım diyeceksin? Görüyorsun ki bir köpek bile bunu kabul etmiyor. Bunun üzerine Bayezid, Yarabbi! dedi; tövbe ettim. Bundan böyle bir daha yanlış düşünceye kapılmam. Bunun üzerine derhal köpek başını çanağa batırdı, suyu içmeye başladı.

Şiir:

Sen öyle bir sevgilisin ki,  

yüz türlü şefaat dileklerim,

yüz türlü yalvarışlarımla,

Ayağına bir öpücük kondurayım diyorum bırakmıyorsun.

Evhadüddin Kirmani’yi andıran bir hayalatcı önce yolu nü ilimden sapkınlık yönüne çevirir.Ondan sonrası ilimdir, ilimden sonra da, doğru ve çok iyi hayalat gelir. Daha sonra da gözünü açmak, uyanık davranmak ister. Gerçek taklitçi, büyüklük arzusu ile bir gidişi ve bir yolu ortadan kaldırmak isteyen kimseden daha iyidir. Ben bir kör gördüm ki, elini gözü açık birinin sırtına koyar ta Aksaray’a kadar yürürdü. Başka bir kör de gördüm ki, o da bir gözü açığın arkasına katılmıştır. Ama kendisinde görecek göz yoktur. Kılavuzsuz yola düşmüş ölüm yolunu tutmuştur. O hem yokluk içinde ömür sürer, hem yokluk içinde can verir. Yahut açlıktan, susuzluktan eline geçen bir avı yer.

Şu Avam denilen topluluk beş vakit namız kılarlar ki, azaptan kurtulsunlar. Yazıklar olsun onlara ki, Hazreti Muhammed’e uymaktan kendilerini uzaklaştırmalardır!

Bir Çöl Arabi Peygamberden sordu: Ey Allah elçisi Allahın emri nedir?

Beş vakit namazdır.

Ya oruç?

Otuz gündür, zekât da öyledir.

Arap tekrar sordu. Bana bunlardan başka bir teklif var mı?

Hayır, buyurdular.

Öyle ise ben bundan fazla bir yapmayayım dedi ve dışarı çıktı.

Arap dışarı çıktıktan sonra Hazreti Peygamber buyurdular ki: O bunları yapmakla kendini kurtarır. Bunlar da derler ki: Ne âlâ! Öyle ise biz de bu kadarla yetinelim Mütabaat’tan yani peygamberin izinde yürümekten vazgeçerler.

Göz açıklığı demek, ilk doğuşta, gözü Güneşin kaynağına açılmış ve onun ışığına alışmış olmak demektir.

(M. 283) Derler ki: Sen Aydan söz aç, Ütaritten bahset. Nasıl söyleyebilirim? Güneşin alemde bir ay olup olmadığından haberi yoktur. Ay da böyle bir zavallılık içindedir. Gezegenler de. Bu Ayı herkes görür, ona bakarlar ama Güneş ile Ay arasında ışık cihetinden hiçbir nisbet yoktur. Çünkü hiç kimse Güneş yuvarlığına bakmaz, göz buna güç yetiremez.

Semender garip bir yaratıktır. Ateşteyanmaz ama suda boğulur. Kurbağa, denizde boğulmaz ve sudan ona bir ziyan gelmez. Ama ateşte yanar. Ne ateşin yakabileceği, ne de suyun boğabileceği bir hayvan, bulunmaz bir yaratıktır.

Kuran’da “Bil ki, şüphesiz o Allah, kendisinden başka Allah olmayan Allahtır. ” (Muhammed sûresi, 19) buyurulmuştur. Bu ayete “Bil!” hitabı ile gelmiş bir emirdir. Yani ilim tavsiye eder. Yine aynı ayette, “Günahına tövbe et,” hitabı da bu geçici varlıktan kurtulmak için ayrı bir emirdir. Sonradan var olan bu vücud nasıl olur da başlangıcı olmayan âlemi görebilir? Senin cismin daha dünküdür. Ruhunu da bir kaç gün daha önce yaratılmış farzet. Bunu yüz bin yıl saysan yine azdır.

Ömer (Allah ondan razı olsun), öyle bir kahraman idi ki, bir vuruşu ile aslanı geri kaçırır, onun korkusundan şarap sirke olurdu. Birisine sorduıelindeki nedir? Sirkedir dedi. Güneş onun omuzu üzerine düşmüştü göz ucu ile ona bakınca Güneş karardı. Ben buna inanırım, felsefeci inanmazsa ben ne yapayım!

Bu Ömer, bir gün Hazreti Muhammed’in (S.A.) Mescidine geldi. Peygamber biriyle ağ ir ağ ir konuşuyordu. Ömer bu durumda Peygamberin yanına varmaya cesaret edemedi. Kendi kendine dedi ki: Ben mademki o konuşmaya mahrem değilim, yaklaşmayayım. Hazreti Peygamber onun düşüncesini anladı. “Bana bilgin ve her şeyden haberi olan ulu Allah bildirdi.” (K. 66/3) gereğince, Ya Ömer! buyurdu, o arkadaşla konuştuğumuz sözleri işittim mi? Anladın mı? Ömer, hayır dedi. Ey Allahın Resulü! ancak mübarek dudaklarınızın kımıldadığını gördüm. Hazreti Peygamber, o halde fazla bile gördün, harflerin ağızdan çıkış durumuna göre konuştuğumuzu kıyas edebilirsin, dedi. Ömer yüzüstü kapandı. Ben her kimi sevdimse çok cefasını çektim dedi. (M. 284) Ömer, Hazret! Peygamberin o uyarısını kabul etti.Ben de böylece onun çomağında bir top olayım. Vefa öyle bir şeydir ki, onu beş yaşındaki çocuğa karşı gösterseniz inanır ve sizi sever; ama size cefa da eder. Kendi cinsimden birini istiyorum; onu kıble edineyim, yüzümü ona çevireyim. Kendimden geçmiş olayım, Söylediğim bu sözden sen ne anlıyorsun? Kendimden geçmiş olayım dedim. Şimdi kendime kıble edindiğim o adam söylediklerimi anlayan ve kavrayan” kim isedir.

Gelelim o çok çetin ve anlaşılması zor olan Peygamber sözüne. Onun mânasını ve ne demek istediğini elayası gibi açık gösterelim. Örnek olarak onun bir sözünü ele alalım. Anlamını, gramerini, okunuşunu araştıralım. Meselâ olmaz, yok anlamına gelen La sözü için yorum olmaz, çünkü mutlak olumsuzluk ekidir. Fakat Mâ harfi,hem olumsuzluk edatıdır, hem haber edatı, hem de başka mânalarda kullanılabilir. Ancak ben bu incelikleri düşünürsem onların kaçtığını görürüm. Görüyorsun ki, Allah elçisi olan Hazreti Muhammed ile sohbet etmek istediğim zaman bütün bu söz inceliklerine dikkat eder, onunla hesaplı konuşurum. Ama senin dostluk alanına ayak bastıktan sonra çok saygısız ve cesur oldum. Hiç bunları düşünmedim. Bu sözden ne mâna çıkar diye ihtiyatlı konuşayım, demedim. Yahut bu işte bu noktayı hatırıma getirmedim. La (olmaz) demek ihtiyata ve dostluğa yaraşmaz, çünkü azap verir. Ya tamamiyle alim olmalı, yahut da ilgisiz bir köylü gibi olmalı. Yoksa senin ateşinden duman tüter. Söndür, istemiyorum! Ya tamam yanar ya tamam söner. Derler ki: Bu söz yepyeni bir sözdür. Evet yepyenidir. Ama size göre’. Yoksa iğneciye göre değil.

Henüz ilk gençlik çağındaydım. Abdalın biri zındık olduğunu işitmiş, acele anasının başını kesmiş. Analık hakkı nerede kaldı? diye soranlara şu cevabı vermiş: Mülhidler, zındıklar bilsinler ki, kendilerinden korkum yoktur. Bunu işiten bir mülhid, o benden daha mülhid imiş, demiş. Ben asla bunu yapmadım. Ayrılık demi geldi dediğim zaman bunu söz olarak söyledim, yoksa hakikatte değil. Bunu istesem de yapamam. Gidemem hayır bununla mağrur olmamalı.

Şiir:

Hafızamın bozukluğundan Veki’a yakındım

Bana günahları terk etmek vahyolundu, dedi.

(Yani varlığı terk etmek)

(M. 285)

İlim Allahdan bir vergidir.

Allah vergisi ise âsilere verilmez.

Nasıl ki hıfz yani saklama, saklamayı terketmektedir, dedi. Allah vergisinden isteyin! buyurulmuştur. Bu vergide artış vardır. Yani bilgi yönünden bütün artışlara razı olma. Sofiden hangi fazlalığı istiyorum. Ariflikte fazlalık, her önüne gelen şeyde fazlalık, hemen fazlalık.

Derler ki: Alemde ne varsa Adem’de de vardır. Bu yedi felek insanda hangisidir? Bu yıldızlar, güneş, ay insanın neresinde?

Ben Kadı Şemseddin’den şu sebepten ayrıldım: bana istediğimi öğretmedi. Ben Allah’a karşı mahcup düşemem o seni nasıl yarattı ise öyle korur. Kul vardır ki şeytana uymaz, ona bu işten dolayı bir utanç gelmez. O zaman şeytan da bu adam kiminle uğraşıyor diye gülmez. Falan kimse iblis ile şöyle yaptı; ne adamdır o, ne adamdır ki şeytan ile daima savaştadır diyerek, bu adamla öğünürler. Işteıbunefsin inanç ve güven mertebesinde bulunması yani mutmainne bağıdır: C bağı, emmâre, yani emredici (istekli) nefis, H bağı da emmâre (kınayıcı) bağıdır.

Sen böyle diyorsun ama o ne diyor? Yahut o böyle söylüyor, sen ne söylüyorsun? Alemin eskiliğinden, başlangıcı olmamasından sana ne? Sen kendi kıdemini bil ki kadim misin,yoksa hadis mi? Sana verilen bu kadarömrü kendi halini araştırmaya sarf et. Alemin eskiliği yeniliği bahsinde ne ömür harcıyorsun?

Allah’ı tanıma bahsi derindir. Ey ahmak derin sensin! Derin olan bir şey varsa, o sensin! Sen nasıl bir dostsun ki, damarlarının içine kadar girmiş olan sevgilinin sırrını  el ayası gibi açık bilemiyorsun! Sen nasıl Allah kulusun ki, onun sırlarını ve iç yüzünü bilmiyorsun! Seninle konuştuğum bu sözleri senin şeyhinle konuşmadım. Onu kahr içinde bıraktım gittim. Ama o ben, şeyhim, diyor. (M.286) Mevlâna da başka bir şey söylüyor. Eyvallah, şeyhimizsin, gözümüzsün! diyerek ondan ayrılıyor ki, bir daha onları çağırdığımız zaman gelmesinler.

Gerçek yürekli Yusuf sağ olsaydı, senin dizginlerini taşırdı. Hadislerin yorumunu nasıl bilmiyorsun? Biliyorsun ama bilmemezlikten geliyorsun. Yolda uğrular var, o tarafta ışık yok, senin için korkuyorum dedi. Şu halde beni nasıl tanıyorsun? Öyle bir ormana daldım ki, oraya aslanlar bile giremez. Rüzgâr ağaçlara vuruyor, bir ses çınlıyordu. Bir delikanlı gitti, sonra geldi ve bana yazık olur sana, dedi. Ona hiç aldırmadım ve bakmadım bile. Beni korkutsun diye bir kaç kere seslendi, yine aldırmadım. Elinde öyle bir baltası vardı ki, taşa vursa parçalardı. Bundan sonra bir kere daha, yazık sana, dedi. Önce tekrar ona doğru yürüdüm. Elimde henüz hiç bir silâhım yoktu. Arka üstü yere düştü. Eliyle işaret ediyordu. Git diyordu. Benim seninle işim yok.

O olgun sofî müridine diyordu ki: Zikrederken ta göbekten getir. Hayır dedim zikri göbekten değil canın içinden getirmeli. Bu sözüm onu şaşırttı. Her kime yüzümü dönersem, yüzü nü butu n cihandan çevirir.Ona y uzumuzu gösterelim ama delil yüzü göstermeyelim. Nasıl ki gerçek mü’minin nişanı nedir? diye soranlara Hazreti Peygamber, şu aldatıcı dünyadan hoşlanmamasıdır, buyurmuştur. Bizde cevher var. Her kimin yüzünü o tarafa çevirirsek bütün dostlarına ve sevgililerine yabancı olur. Başka bir incelik daha var ki, bu ne nebilik, ne de resullük ve marifet makamına benzer. Ben ne diyeyim! Allah’ın gizli velileri derler ki: Biz niçin kendimizi açıklayalım, ne söyleyelim. Biz kimiz ki? Dedi ki: Başını Hazreti Muhammed’in (S.A.) yakasından çıkar ki, sana uyalım, emrine boyun eğelim! Yoksa şimdi uymanın ne yeri var? Mevlâna oturmuştu. Hocanın biri namaz vaktidir, diye seslendi. Mevlâna kendi âlemine dalmıştı. Biz hep kalktık, akşam namazına durduk. Bir kaç kere baktım gördüm ki, imam ve bütün cemaat arkamızı kıbleye çevirmişiz. Namazı bitirmeye uğraşıyorduk, kıbleden yüz çevirmiş olarak sazcıların arasına geldim. Bana şöyle bir fikir geldi: Bunlar ne garip insanlar ki ezelden ebedden doğmuş bir güneşten habersizdirler. Ezel ve ebed nedir ki! Bunların her ikisi de senin sıfatındır. Bunlar daha dün meydana çıktı. Zamanın başına ezel dediler, kuyruğuna da ebed adını koydular. Ezel nedir, ebed ne?

(M.287) Bir Güneş doğdu,  bütün âlemi  nur kapladı. Ayın, Güneşin sözü mü olur? Bu halkın O Ay, Güneş    karanlığında bundan hiç haberi yok.

Hazreti Muhammed’e (haşa) sihirbaz dediler. Halbuki Allah adının anıldığı her yerde sihir bozulur. Bir yerde ki, içerisi baştanbaşa nur doludur. Sihir orada nasıl barınabilir? Yağmur yağmaya başladığı vakit sihir kaçar. Bu kadar hayat yağmuru ve canlılık iksiri, bengi sular ondan yağar, ondan fışkırırken sihir onda nasıl yer bulur? Onun için buyurmuştu khŞeyhin gerçek olmadığının nişanı şudur ki, onunla sahradan, oyundan dönersin de, hiç bu maceradan ve bu oyundan bir şey anlatmaz ve habersizdir. Dedi ki: Ben, karşımda oynanmasını istemediğim o oyun için bir şey söylemiyorum. Bana gelince, ben yüzüne güler, ona Allah hayatınızı size mübarek kılsın! der geçerim. O daima onların macerasından bir başkasını anlatayım diye düşünür. Bana böyle şeyler gerekmez. Kendime macera söyleyeyim de, sana ne yapayım. O ki, yüz yıl sonra da sana gelecektir, Allah sana ömürler versin.

Herkese söylerim, Muhammed ümmetinden olanlar söyle olmalıdır; Muhammed şöyledir. Nihayet taşa tapanlara, bunlar fenadır diyorsun. Çünkü yüzlerini bir taşa veya bir duvardaki resme çevirirler. Sen de yüzünü duvara çeviriyorsun. Şu halde Hazreti Muhammed’in söylediği şu nükteyi sen anlamıyorsun: “Kabe, âlemin içindedir. Bütür âlem halkı yüzlerini ona çevirirler. Ama eğer bu kâbeyi aradan kaldırırsan, herkes ancak birbirinin gönlüne secde eder. Yani, onun secdesi bunun gönlüne,bunun secdesi onun gönlüne olur.

Bilmiyor musun ki, bahis konusu ettiğim her sözü inceler, düzeltirim. Konuşan kuvvetlidir, cılızlık ona yaraşmaz. Ben asla yazmayı âdet edinmedim. Çünkü yazmadığım şeyler bende kalır ve her an bana başka türlü yüz gösterir. (M.288) Söz bahanedir. Hak, duvağı çözmüş, cemalini göstermiştir. Hak sözleri deryasının coşkunluğundan bir Elif nakş olundu. Ferman geldi: Ey Ruhanî Cebrail! Allahsal levhadan şu kutsal sözü oku. Henüz sözümü tamamlamamıştım ki, Şahap kaçtı. Artık senin yüzüne bakmaya takat getiremedim, dedi ve gitti. Ne oldu da, dedim, kaçıyor ve kaçarken acayip şey diyordu.Şahap her ne kadar küfür söylüyordu ama, runanî ve safi idi. öz ruh olmuş, gıda ondan uzaklaşmıştı. Bir gün de bir nükte anlatıyordum. Bazı açıklamalarda bulunuyordum. Mananın ona gizli kalmasını istemiyordum.

O, cüzî âlemi parçaları bilmez, küllî âlemi yani tümü bilir diyorsun. Bu küllî âlemden neyi kastediyorsun? dedi. Ben külden, tümden bahsettim, hiç bir parça bilmiyorum ki o küllün dışında olsun. Evet cüz, yani parça denildiği vakit kül yani tüm yahut bütün bunun içinde yoktur. Asla ağaçları içinde olmayan bir yere bağ denilmez. O zaman orası bağ olmaz dağ olur.

Şahap dedi ki: Öyleyse, o, cüzî şeyleri bilmez dediğimiz zaman noksan söz söylemiş olmaz mıyız? Meselâ benim karnımda uyuyan bir üzüm tanesi var. Ben o üzümü bilmezsem onu bilmek veya bilmemek bana ne noksan verir. Şimdi ben Hintçeyi bilmiyorum. Bu acizliğimden değil, ama Arapçaya ne olmuştur ki! Eğer Hintli onu işitse, bu çok hoş bir dildir, der. Farsçaya ne olmuştur ki, bu kadar güzelliği ve hoşluğu ile beraber bu lisandaki sözler, Arapçada yoktur. Bizim önümüzde bir kimse bir defada Müslüman olamaz. Müslüman olur, sonra kâfir olur, tekrar Müslüman olur. Her defasında, her şeyden dışarı çıkar; olgunlaşıncaya kadar böyle devam eder.

Dedim ki: Bu gece, kendisine söz vermiş olduğum Hıristiyanı ziyarete gideceğim. Biz Müslümanız, o kâfirdir dediler, bize gel! Dedim ki: C gizliden Müslümandır. Çünkü teslim makamındadır. Halbuki sizde teslim yoktur. Müslümanlık ise teslimdir. Dediler ki: Sen gel teslim, sohbet ile olur. Benim yönümden hiç bir perde ve hicap yoktur. Bismillah, tecrübe ediniz!

(M.289) Öteki, “Biz Adem’i mükerrem yarattık, onu denizde, karada taşıdık,” anlamındaki âyetlerden konuşmak istedi. Sus dedim, bu âyetten nasip yoktur, sözü ağzımdan kaçtı. Kara nerede, sen neredesin? Sormak istedim, benden sen ne soracaksın? Ne itiraz edeceksin? Ben mürid tutmam, dedim. Bana çok ısrar ettiler, sana mürid olalım, bize hırka ver dediler. Kaçtım, arkamdan bir konak mesafeye kadar geldiler. Getirdiklerini oraya döktüler. Faydası olmadı, oradan uzaklaştım. Ben kendime bir şeyh edineyim ki, onunla tartışayım. Yoksa her şeyhi kâmil sanan müritleri istemiyorum.

O günü bir toplantıda o şeyh ile cenkleştim, ona soğup saydım, ses çıkarmadı. Başını kırdım, yine sustu. Başka biri, yuvarlanıyor, yüzünü yere sürerek bana doğru geliyordu. Ona yanlış, yanlış, dediler. Nihayet mazlum falandır ki, bu kadar sabretti, katlandı. Beni bırakın, dedi, ben yanlış hareket etmiyorum. Gerçekte mazlum budur. Onun bu hararetli konuşması üzerine bir feryat kopardılar. O kafasını kırdığım şeyh ileri yürüdü, gülümsüyor, yuvarlanıyor ve nara atıyordu. Şimdi bu halin amel ile ne ilgisi var, riyazat ile, perhiz ile ne ilgisi var? Her kim, şu hali riyazattan bilirse, maksattan daha çok uzaklaşır. Bu yolda atılacak adımın hangi adım olduğunu bilemez.

Nefsini bilen mutlakaRabbini de bilir,buyurmuştur. Adı emmare, yani emredici olan o nefis ben de, mutmainne (kanmış) durumuna geldikten sonra, ne gam! Bütün âlemden korkusu yoktur onun.

Şiir:

Diyorsun ki, göz yaşların niçin gül rengine boyandı?

Mademki sordun neden olduğunu dosdoğru anlatayım sana.

Sevdanın kanlı yaşı gönlüme dökülüyor, sonra,

Başımda coşkunlaşarak gözlerimden taşıyor.

Mısra:

Ey bedenine hizmet eden gafil!

Onun hizmetinde daha ne kadar uğraşacaksın?

Derler ki bu mısra Ebülalai Maarri’nindir. O kadar da değil; onun sözü kuvvetli şahsiyetlerin söyledikleri sözler den değildir. Nasıl ki Hakîm Senayî buyurmuştur.

Beyit: (M. 290)

İrfanım öyle bir mertebeye yükseldi ki

Bilgisiz olduğumu şimdi anladım.

Onun bu sözünden bir şey kokusu geliyor, çünkü ona bir şey gösterdiler. O da benim baştan sonuna kadar söylediğim bir şey olmadığını bildi. Hakkın çehresi, onu arayanlar için insanlık ışığıdır, işte bunlar gelirler, gelirler, yalnız kendilerini görürler, ne oluyor diye merak ederler. Kendilerine bakarlar, bir kul’dan bakarlar.

Musa Aleyhisselâm, o ışık içinde bayıldı düştü. Biri, biz seni bilemedik, dedi. Yani nefsimi bilemedim demektir. Sana kulluk edemedim, yani nefsime kulluk edemedim anlamınadır.

Birinin eline bir definenin planı geçmişti. Falan kabristandan dışarı çıkınca arkanı falan büyük kubbeye çevireceksin, yüzünü doğuya döneceksin, oku yaya koyarak atacaksın, okun düştüğü yerde bir hazine saklıdır, deniliyordu Adam gitti, oku attı, her ne kadar aradı ise de bulamadı. Bu haberi padişaha ulaştırdılar. Ne kadar uzağa ok atabilen okçular varsa toplandılar. Oklarını sınadılar. Fakat yine bir şey çıkmadı. Padişaha döndükleri zaman ona şöyle ilham olundu. Biz, yayı çek diye emir vermedik, dedi. Kendisi gelerek oku yaya koydu, ok hemen önüne düştü. İnayet erişince iki adım sonra maksada erişebilirsin.

Dilencinin o sevinci, bu sene açlıktan öleceği hakkında bir şikâyeti olmadığındandır. Şaka değil, bu sene yüz dinar bulur, sevinir ama o nazlı Şehzade ki devlet ve varlık içinde doğmuştur, ihtişam içinde büyümüştür, fakirin bu sevincine o güler. Dünya halkının hali ve yücelik peşinde koşanların akıbeti şuna benzer. Rüstem beyaz dev’e demişti ki: Tenimi dağ başına göm, kemiklerim yücelerde kalsın ki, ünümü işitenler hakaret gözü ile bakmasınlar.

Biri hafızlar halkasında otururken ansızın vecd’e tutuldu, halbuki bu adam şer ve kötü işlerle tanınmış, kovucu bir insandı. Ailesi olsun yabancılar olsun elinden kan ağlıyorlardı. Zincirini kımıldattılar, candan ve (M.291) cihandan geçti, feryada başladı. Ey aile efradı! dedi, benim artık insanlarla alışverişim kalmadı. Elinizi eteğinizi benden çekin. Ailesi dedi ki: Biz senin bu kadar zahmetlerini çektik, bir gün böyle bir saate kavuşmak umudu ile bekledik. Asıl kötülük zamanlarında sana yakın idik, şimdi senden nasıl ayrılalım? Adamcağız, artık, dedi, bana hac seferi görünüyor. Bu sevdanın baskısı altında hiç sabrım kalmadı, hemen yola çıkmalıyım. Önce gerçi dileği yerine gelmedi. Çöl yolunu tutmuş, bir kervana katılmıştı. Adam yolda bir kanlı ishale tutuldu. Sık sık deveden iniyor, temizleniyordu. Nihayet biraralık kervan geçip gitti. Hasta kendine gelince, kervanı gitmiş buldu. Hemen yerinden fırlayarak can korkusu ile yola koyuldu. Koşarken yolda bir ağaç dikeni ayağına saplandı, yerinde kalakaldı. Ağlamaya, yalvarmaya başladı. Ey dost, diyordu, elime yapış. Artık benim için hac ümidinden bahsetmeye bile takat kalmadı. Bunu sana anlatmaya ne lüzum var! Adam korku ve ıstırap içinde bir saat kendinden geçiyor, bir saat da yalvarmakla vakit geçiriyordu. Gece yaklaşınca umutsuzluktan, yalvarmadan da takati kesilmişti. Umutsuzluk gittikçe artıyordu, karanlık, karanlık üstüne çökmüştü. Bu arada karşıdan çölün koyu perdesi arasından bir insan belirdi. Hah! dedi, bu ya Hızır olacak ya llyas Peygamber. Kendisine yaklaşınca bir anda ona doğru koştu. Kendi kendine diyordu ki, bu yürüyüş insan yürüyüşüne benzemiyor. Belki de Allah’a yakın meleklerden biri olmalı. Ey Ulu Allahm! dedi. Bu ergin kul hürmetine şu umutsuzluk saatlerinde elimden tutuyorsun! Uzatmayalım, gelen adam eliyle zavallının ayağını oğuşturdu, sağalttı, onu sapasağlam kervana yetiştirdi. Adam o anda iki elini o kurtarıcının eteğine vurdu. Diyordu ki: Allah hakkı için yemin ederim ki, seni seçkin insanlardan kılmış, bu ululuğu ve kudreti sana vermiştir. Sen kimsin? O eteğini çekti ve beni bırak, dedi. Nihayet şu cevabı verdi. (M.292) Ben, vaizlerin kürsüde, imamların mihrapta, çocuklann kitapta okudukları ve Allah’ın, “Kıyamet gününe kadar lanetim üzerine olsun” dediği kimseyim, Şeytan, işte böyle bir kimseye, gerçek inanç bekleyenlere de böyle garip cilveler, acayip haller görünebilir; halka da böylece yayılır. inanan bir kimse herhangi bir şahıs hakkında, ta atadan dededen ve hayatının ilk çağlarından beri, Allah sevgisi nuru ile yetişmiştir diye zan beslerse, “Adem henüz su ile toprak arasında iken, ben Peygamber idim” buyuran Hazreti Muhammed (S.A.) hakkında beslesin.

Bayezid, hacca gittiği zamanlarda daima yalnız gitmek isterdi; uygunsuz bir kimse ile yol arkadaşlığı yapmak istemezdi. Bir gün kendinden daha önce yola çıkmış olan bir yolcuya rastladı. Ona bakınca yürüyüşü hoşuna gitti. Kendi kendine acaba bu adamla yoldaşlık yapayım mı? diye düşündü; hiç olmazsa şu yalnız yürümek âdetini terk ederim”. Çünkü çok hoş bir arkadaşa benziyor. Şu iyi arkadaşla Hak rızası için dost olayım. Sonra görüyorum ki öyle bir arkadaşın yoldaşlığı, yalnız başına yolculuk yapmaktan daha zevkli olacaktır, işte böylece hangi tarafı seçeyim diye kendi kendine hayal kurarken, baktı ki o adam yüzünü geri çevirdi. Önce, bak gör ki, ben seni arkadaşlığa kabul ediyor muyum? dedi ve başını önüne eğdi. Gönlünden geçen gizli düşünceleri anlatan o şahıs acele ile oradan uzaklaştı.

Harzemşah’a dediler ki: Halk ekmek pahalılığından, kıtlıktan   feryat ediyor.

Niçin? dedi.

Bir okka arpa ekmeği iki akçeye satılıyor. Bu kadar para kimde var, dediler.

İki akçe nedir ki dedi.

İki akçe şu kadar para eder, dediler.

Şah cevap verdi: Vah vah bu ne cimriliktir, utanmıyorlar mı bunlar

Ona göre ucuzdu, ona göre bir açın karnını doyurmak için senin bütün mülkünü veririz demek çok ağır gelecekti. O bundan korkuyordu, bir kere bütün karınları doyurursam bu kadar mülkü nereden bulayım, uzun ömür gerek ki bunu bir daha elde edeyim, diyordu.

Şimdi din bahsinde de böyle olur. Bir sıfat, bir makam halka korku verir. Ama ona göre kolaydır her şey. Onun yayını semalar bile çekemez. Nasıl ki Kuran’da “Biz emaneti yerlere ve göklere gösterdik, onu yüklenmekten kaçındılar, insan yüklendi,” (72/33) buyurulmuştur. Bu ilâhî işarete göre, yerler ve gökler bile, bu emaneti taşımak bizim işimiz değildir, dediler. Çünkü onların (M.293) gözleri başarı kazanmakta değildir. Bunlar deselerdi ki: Eğer yay sert ise onu biz nasıl elimize alabiliriz. Bizim ardımızda biri vardır ki, bunu ancak o çekebilir, işte o görüş ve Hakka dayanma kuvveti, ancak Hazreti Muhammed’e ve ona uyanlarda olabilir.

Şimdi bu insan Muhammed’in veya İsa’nınsıfatını anlatıyor. Yahut büyüklerden birinin vasıflarından bahsediyor, onların halinden, sırlarından söz açıyordu. Birine coşkunluk geldi, keşke dedi onu göreydik. Öteki, ey ahmak! dedi. Onların vasıflarından bahseden bu zatı niçin görmüyorsun? Belki de bu odur, ama yüzünü kapamıştır.

İbrahim Peygamber yüzünü öyle bir şeye çevirmişti ki, Hak yolu değildi. Ama bizim ilk görüşümüz onu nasıl geçebilir? Her kimin sıfatı ilk defa gözümüze ilişse o bir şey söylemese bile biz cefa yönünden kendi kendimize o neye yarar, deriz. Yüzünü rıza yönüne çevirse, henüz rıza mertebesine erişmemiştir. Yüzünü Allaha çevirse henüz Allahın halkasına ulaşamamıştır. Ama yüzü o tarafa çevirmekle, ulaşmak aynı şeydir. Halka karşı yavaş yavaş yabancı ol! Çünkü Hakkın halk ile hiç bir yoldaşlığı ve ilgisi yoktur. Bilmem ki onlardan ne elde edebilir? Bir kimseyi neden kurtarır veya neye yaklaştırabilirler? Nihayet sen peygamberlerin yolunu tutmuşsun, onların ardından yürüyorsun. Peygamberler halk ile pek az düşüp kalktılar, onlar Hak ile ilgilendiler. Gerçi görünüşte halk onların çevresinde toplanmıştı.

Peygamber sözlerinin yorumlamaları, açıklamaları vardır. Olur ki, git derler ama, o git işareti, gerçekte gitme manasındadır. Eğer biri bir din adamına alicik dese bu küfürdür, o halde dervişcik diyenler hakkında ne söylersin! Bunlar, “Yoksulluğum benim kıvancımdır,” sözündeki hikmetten bir koku almamış olanlardır. Yoksa nasıl olur da, fakircik. dervişcik diye onları küçümserler. Ne küfürdür bu! Sonra cehennemin, “Geç ey mümin! şüphesiz senin nurun benim ateşimi söndürecek,” demesi ne kadar ibret vericidir.

Ebû Ali Sina yarım filozoftur. Tam filozof Eflatun’dur aşk davası eder insaf et ki makbul olasın! Bu naklolunmuş sözlerdendir. Gerektir ki başbuğluğundan vaz gecesin!

(M.2 4) Çocukluğumda bir kitapta bir hikâye okumuştum. Şeyhin biri can çekişirken çok ıstırap çekiyordu. Müridleri, ona inananlar çevresini kuşatmışlardı, istiyorlardı ki, şehadet getirsin; Allahtan başka Allah yoktur desin. Şeyh yüzünü onlardan öte tarafa çeviriyor, onlar o tarafa gittikleri zaman da bu tarafa dönüyor; çevresindekiler ısrar ettikçe, yalvardıkça hayır diyordu, söylemiyorum. Müridler arasında feryat ve figanlar yükseliyor, ah diyorlardı, asıl bu saatte şehadet getirmek lâzım, bu ne iştir başımıza gelen? Bu ne karanlık iş, halimiz ne olacak? Allah’a yalvararak ağlaştılar. Şeyh kendine geldi ve sordu: Ne oldu size, bu ne hal? Müridler meseleyi anlattılar. Şeyh, benim bundan haberim yok, dedi. Ama yanıma şeytan gelmişti. Elinde bir bardak buzlu su olduğu halde etrafımda dolaşıyordu ve soruyordu: Susuz musun? Evet, dedim. O haldeAllah’a ortak koş ki şu suyu sana vereyim, dedi. Ben de ondan yüz çevirdim. O bu tarafa geldi yine aynı şeyi söylüyordu, yüzümü yine ondan çevirdim.

Şiir:

Gündüzleri senin yüzünden gözlerimden inciler saçılır.

Geceleri sabaha kadar gözlerim semalarda dolaşır.

Kanımı dökersin diye beklemiyorum belki,

Döner misin diye o umutla bekliyorum.

Bu da doğrudur, ama Allah kullarının, has kulların vakitleri geldiği zaman şeytan onların etrafında dolaşmaya nasıl cesaret edebilir? Melek bile onların çevresinde hesap ile dolaşır. Nasıl ki, Hazreti Ömer, (Allah ondan razı olsun) şeytanın bir gözüne vurarak kör etti derler. Bu açıktan görünmez ama buradaki mana başkadır. Onların bildikleri bir sır vardır. Gerçi şeytan cismi olan bir varlık değildir. Nasıl ki hadiste, “Şeytan, Ademoğullarının kan damarları içinde dolaşır,” buyurulmuştur.

Bir gün şeytan, Hazreti Ömer’e geldi. Ya Ömer! dedi, gel de sana garip bir şey göstereyim. Onu mescide götürdü. Ya Ömer! Şu kapının yarığından bak dedi. Ömer baktı, ne gördün? dedi; bir kişi namaz kılıyor, öteki mesci din köşesinde uyuyor. Ayağını çekti ve dedi ki: Ya Ömer, seni Hazreti Muhammed’e uymakla (M.29) aziz kılan ve seni benden kurtaran Ulu Allah hakkı için, eğer ondan korkmasam, onu düşünmesemşu namaz kılan adama öyle bir is yaparım ki, onu aç köpek un dağarcığına yapmaz!

Bu şeytanı hiç bir şey yakmaz, ancak Allah erlerinin ark ateşi yakar. Niceleri birçok riyazatlar yaparlar, onu bağlayamazlar: belki daha kuvvetli olur. Çünkü o şehvet ateşinden yaratılmıştır. Ateşe nur yaraşmaz. Nasıl ki cehennem, Nurun ateşimi söndürdü,” diye feryat eder. Der ki: Ben bir sivrisineğin bile benim yüzümden ezilmesini ve incinmesini istemem. Halbuki o hem Allah’ı, hem de onun kullarını incitir.

Henüz bizim konuşmaya gücümüz yetmiyor, keşke dinlemeyi bilseydik. Tam olarak söylemek, tam dinlemek gerektir. Gönüllerde sevgi var, dillerde sevgi var, kulaklarda sevgi var. Az bir ışık varsa şükredince artar. Şükretmek hal dili ile olursa, “Allahm bize eşyayı olduğu gibi göster” der. Ve cevap gelir: “Eğer şükrederseniz nimetimi artırırım, nankörlük ederseniz azabım şiddetlidir.” (K. 3/7)

Reklamlar
Kategoriler:makalat
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: