Başlangıç > makalat > ” Gönlü Geniş Ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı”.

” Gönlü Geniş Ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı”.


“Her badireden ve tecrübeden sonra, hiç bir kitapta yazılı olmayan, sadece can defterime nakşedilmiş kurallara bir yenisini daha ekledim.

Bunlara bir ad verdim.. ” Gönlü Geniş Ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı”.

Bu kurallar benim için tabiat kanunları kadar evrensel, onlar kadar temeldir. Bu kuralların kırkını birden tamama erdirmek uzun senelerimi aldı. Nicelerini silip silip yeniden yazdım. Simdi artık eklenecek ne bir virgül kaldı ne nokta. Ne bir harf, ne yeni bir kelime. Artık kırk kural da bittiğine göre, ömrü hayatımın son faslındayım.” ( Tebriz’li Şems. )

(Not; Mevlana, Şems ve Beyazıd’i Bestami üçlüsü, düşünce hayatının üç yıldızı ve derin okyanuslarıdırlar. ..Kırk kural; okunması gereken, arkaya yaslanarak üzerinde düşünülmesi gereken bir huzur kokusu sanki.. )

Şems’in Kırk Kuralı

Birinci Kural

 Yaratanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar.

 Şayet, Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla.

 Yok eğer, Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

İkinci Kural:

-Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin.

 Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma.

 Bilhassa putlardan uzak dur dost.

 Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma!

 İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

Üçüncü Kural:

 -Hakk’ ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol.

 Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın.

“Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme.

 Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

Dördüncü Kural:

 -Kainattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescidde, kilisede, havrada değil, her yerdedir.

Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, O’ nu görüp ölen de yoktur. Kim O’ nu bulursa sonsuza dek O’nda kalır.

Beşinci Kural:

 -Şu dünya bir dağ gibidir. Ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir.

Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır.

 Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır.

Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et.

 Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak.

 Senin gönlün değişirse dünya değişir.

Altıncı Kural:

 -Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır.

Sen sen ol, kelimelere fazla takılma.

 Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşk dilsiz olur.

Yedinci Kural:

-Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat’ i keşfedemezsin.

Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

Sekizinci Kural:

-Başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma.

 Bütün kapılar kapansa bile, O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar.

 Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var.

Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır.

Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

Dokuzuncu Kural:

-Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir.

Sabır nedir?

 Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir.

Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder.

Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

Onuncu Kural:

-Ne yöne gidersen git, -doğu, batı, kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu, içine doğru bir seyahat olarak düşün!

 Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

On Birinci Kural:

-Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz.

Senden yepyeni taptaze bir “sen” zuhur edebilmesi icin zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

On İkinci Kural:

-Aşk bir seferdir.

-Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir.

 Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

On Üçüncü Kural:

 -Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var.

 Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir.

Tutup da ona hayran olmaya değil.

On Dördüncü Kural:

-Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye, zahiri(görünen) manadır.

Sonraki, batıni(iç-derin) mana.

 Üçüncü, batınının batınıdır.

 Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

On Beşinci Kural:

 -Allah içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür.

 Tek tek her birimiz tamamlanmış bir sanat eseriyiz.

 Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır.

 Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

On Altıncı Kural:

 -Kusursuzdur ya Allah, O’nu sevmek kolaydır.

Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir.

 Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir.

 Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne de layıkıyla sevebilirsin.

On Yedinci Kural:

-Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur.

 Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı, temizlenir, suyla arınır.

 Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

On Sekizinci Kural:

 -Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir.

Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir.

 Şeytanı kendinde ara ; dışında başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir.

 Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır.

On Dokuzuncu Kural:

 Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları.

 Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir.

 sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin.

Yakında gül yollayacak demektir.

Yirminci Kural:

 -Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir.

Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

Yirmi Birinci Kural:

-Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık.

 Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı.

Farklılıklara saygı göstermemek kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

Yirmi İkinci Kural:

 -Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur.

 Ama bekri ayni namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur.

 Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

Yirmi Üçüncü Kural:

Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret.

 Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki, ağlar perişan olur onun için.

 Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar.

 Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz.

Aşırılıktan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne de tefritte. Sufi daima orta yerde…

Yirmi Dördüncü Kural:

-Mademki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi,

 Attığı her adımda Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir.

 İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile gene başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

Yirmi Beşinci Kural:

 -Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama.

 İkisi de şu an burada mevcut.

 Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında.

 Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak, nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

Yirmi Altıncı Kural:

 -Kainat tek vücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır.

 Sakın kimsenin ahını alma, bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma.

 Unutma ki dünyanın öteki ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir.

 Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.

Yirmi Yedinci Kural:

 -Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını.

 “Aman sakın kendini” diye tembihler.

 Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: ” Bırak kendini, ko gitsin! “

 Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer.

 Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

Yirmi Sekizinci Kural:

-Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret.

 Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi.

Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz.

Sufi daima şu anın hakikatini yaşar.

Yirmi Dokuzuncu Kural:

-Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir.

Bu sebepten “ne yapalım kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir.

Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir.

Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir.

 Öyleyse ne hayatına hakimsin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

Otuzuncu Kural:

-Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa hatta iftiraya uğraşa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kötü laf etmez.

 Sufi kusur görmez. Kusur örter.

Otuz Birinci Kural:

-Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı.

 Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir.

 Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp…

Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız.

Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar, kimimiz ise ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

Otuz ikinci Kural:

-Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil.

Hak Yol’ unda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil.

Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil!

  Otuz Üçüncü Kural:

-Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen hiç ol. Menzilin yokluk olsun.

 İnsanın çömlekten farkı olmamalı.

 Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insani ayakta tutanda benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

Otuz Dördüncü Kural:

 -Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir.

Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır, emin bir beldede yasar.

Otuz Beşinci Kural:

-Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz.

 Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla.

 İnsan-i kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi.

 Ve ancak tezatları kucaklayabildiğ i ölçüde olgunlaşır.

Otuz Altıncı Kural:

 -Hileden, desiseden endişe etme.

 Eğer birileri sana tuzak kuruyor zarar vermek istiyorsa, Tanrı da onlara tuzak kuruyordur.

Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sitem karşılıklar esasına göre isler.

Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre ser.

O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz, Sen sadece buna inan!

Otuz Yedinci Kural:

-Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır.

O kadar dakiktir ki, sayesinde her şey zamanında olur.

Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç.

Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

Otuz Sekizinci Kural:

-“Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiç bir zaman geç değil.

Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.

Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık.

Her an her nefeste yenilenmeli.

Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

Otuz Dokuzuncu Kural:

 -Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar.

Ölen her dürüst insanin yerini bir dürüst insan alır.

 Hem bütün hiç bir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır merkezinde.. .

 Hem de bir günden bir güne hiç bir şey aynı olmaz.

 Ölen her sufi için bir sufi daha doğar.

Kırkıncı Kural:

 -Aşksız gecen bir ömür beyhude yaşanmıştır

r:#�7’�oZ �)V sıl ki yüce Peygamberde şöyle buyurmuştur:

Dostunu aşırılıktan uzak olarak sev. Bir gün ona kin besleyeceğini hesaba kat! Düşmanına da çok ağır ve sert davranma, ola ki günün birinde dost olursunuz!” Yine Ulu Allah Peygamberine, “Ola ki Allah onlarla (Mekkelilerle) aranızdaki düşmanlığı dostluğa çevirir,” (Mümtahine Sûresi, 7) buyurmuştur.

Şiir:

Dost ile düşmanı ayırmak yolunu buseydin,

Hayatı iki kere yaşamış olurdun.

Dost görünen düşmanlar çoktur.

Sana dert ortağı olacak dost yaraşır.

(M. 373) ikinci defa yaşamak o kimseye yaraşır ki, ilk benliğinden kurtulamamış, ikinci benliğini bulamamıştır. Ancak ikinci hayatı bulan kimse,”Biz onu güzel bir hayat ile yaşatacağız,” (Nahil Sûresi, 97) yolundaki vaid ile müjde-lenmiştir. O Allah nuru ile görür, dostunu tanır, düşmanını tanır; kahri, kahir yerinde.lütfu da lütuf yerinde olur. Onun kahri de lütfuna yaraşır. Her ne kadar gerçekte her ikisi de tekrarlanır ama er gerektir ki böyle bir topluluğu ve böyle bir ümmeti yola getirmek için Hazreti Muhammed (S.A.) ve Hazreti Ali gibi kılıç çalabilsin.

Bir gün Hazreti Muhammed (S.A.) dostlarından ayrı ayrı sordu. Eğilimleri barışa mı, yoksa savaşa mı, yani barış yolu ile lütfa mı, yoksa savaş yolu ile kahre mi yönelmiştir diye sınamak istedi. Çünkü barış isteği ya kötü düşünceden, can sevgisinden başını kurtarmak arzusundan ileri gelir yahut da iyilik sevgisinden, kerem sabır ve cefaya katlanmak gibi insanlık ve kahramanlık duygularına dayanır.

Ebubekir’in eğilimini anladı ki, o kılıç çalma taraflısı değil, merhamet ve yumuşaklık yönünden her birinden Hazreti Muhammed’in (S.A.) huylarından bir huy vardı. Onlara ayrı ayrı sordu: Eğer benden sonra Halife olursanız ne yaparsınız?

Ömer’den sordu, ben adalet gösteririm, dedi. insafı ancak bunda bulurum. Doğru söylüyorsun buyurdular. Zaten senden adalet yağıyor.

Hazreti Ömer, bir zina suçunun cezasını vermek için oğlunu sopa ile öldürdü. Ümmet arasında bozgunculuk olmasın diye bu şiddeti gösterdi. Sonra (M. 374) Hazreti Muhammed’e düşmanlık ettiği için kendi babasını öldürdü. Ebubekir’den sordu, sen ne yaparsın? Benim elimden gelirse, herkesten gizlenir, kimseye görünmeden kendi âlemimde kalmak isterim. Hazreti Peygamber doğru söylüyorsun buyurdu. Bu eğilim sende açıkça belirmektedir. O Büyük Bilgin (Yukarıda sözü geçen büyük bilgin, Mevlâna’nın büyük oğlu Sultan Veled’dir. Babasının emriyle Şems’i ikinci defa Şam’dan Konya’ya getirirken atının başını çekmiş, kendisi yaya yürümüştü. (645 Muharrem ayı, 1247 Milâdî) (Ç.)) bu kadar bilgi ve yetkisi ile beraber Şeyhin atının dizginini tutmuş önünde yürüyordu. Yolda her an kafasında şüpheler dolaşır, zaman zaman şeyhe olan inancı bozulurdu, Kendi kendine: Falan şeyh yanına geldi, selâm verdi ona hiç aldırış etmedi, halbuki arkasından başka bir delikanlı geldi, selâmladı onun selâmını aldı. Delikanlıya çok alçakgönüllülük ve iltifat gösterdi. Nasıl inanayım bu adama, diye düşünürken tekrar tövbe eder, kendine gelir, dizginlere yapışırdı. Şeyhin kendisinden yüz çevirmesinden korkardı. Böylece bir saat Müslüman, bir saat kâfir olarak da şeyhin evinin kapısına kadar dizginler omuzunda geldi, ikinci günü de böylece kendi kendine lahavle okuyarak şeyhin ziyaretine gitti ve bu suretle şeytanın gözünü kör etti.

Şeyhin evinin kapısının önüne gelince gördü ki, Reisin genç oğlu ile satranç oynuyor, inancı yine sarsıldı.

Bir gece Hazreti Mustafa’yı (S.A.) rüyasında gördü, istedi ki, koşsun da onu ziyaret etsin. Hazreti Peygamber (S.A.) yüzünü öte tarafa çevirdi. Bunun üzerine feryada başladı. Ey Allah elçisi dedi, benden yüz çevirme! Hazreti Peygamber (S.A.) buyurdu ki bizi daha ne kadar inkâr edeceksin? Bizi daha ne zamana kadar gerçeklemeyeceksin? Ey Allah elçisi, dedi, seni mi inkâr ettim? Ama sen dostumuzu inkâr ediyorsun, buyurdular. (M. 375) Yüzüstü düştü, ağladı, tövbe etti. Hazreti Muhammed (S.A.) kucağına bir avuç kuru üzüm ve fındık koydu. Bu halde uykudan uyandı.

Koşup geldiği zaman Şeyhin  henüz oğlanla satranç oynamakta olduğunu gördü. Eteğinde kuru üzüm vardı. Tekrar inancı sarsıldı, hemen geri dönmek istedi. Şeyh bağırarak: Daha ne zamana kadar? dedi. Bari Allah Peygamberinden utan! Bu sefer koşarak Şeyhin ayapına kapandı. Şeyh, o tabakları getirin diye seslendi. Gördü ki, o kuru üzümle fındık tabakların içinde yalnız bir avuç kuru üzümün yeri boş. Şeyh ona, o bir avuç kuru üzümü şu tabağa koy ki, Hazreti Mustafa (Ş.A.) onu bu tabaktan almıştı dedi.

Şu saatte bir topluluk Padişaha giderek (Bizim için) o, mubahçıdır, her şeyi hoş gören bir adamdır, onun dini ve hali nasıldır bilinmez, derler. Bir hafta sıcağa gider, geceli gündüzlü orada kalır. Bir ayağını genç bir çocuğun, öteki ayağını Reis oğlunun yanına uzatır. Önlerinde ateş mangalı hep kebap pişirirler. Bir şeftali bir çocuktan, bir şeftali de ötekinden alır. Başka ne kaldı ki?

Atabey geldi, hamam penceresinden baktı, gördü. Çarçabuk geri dönmek istedi. Şeyh bağırdı: Ey Türk oğlu, dedi, iyice bak da ondan sonra git! Ayağını çocuğun yanından kaldırdı, ateş dolu kangala soktu. Atabey bir kaç kere elini başına vurarak uzaklaştı. Daha neler demediler ki: Minbere çıkar, onun okuduğu tevhid şu anlamdaki şiirden ibarettir:

Şiir:

O sevgili ki derneğimizin güzelliği ve süsüdür,

Şimdi meclisimizde yok, bilmem nerelerde?

O yüce bir servidir, dimdik bir boyu vardır.

Onun boyunu görmeden bizim kıyametimiz kopmasın.

(M. 376) Bu mısraları söyledi ve dedi ki: O delikanlı gelmedikçe konuşma yapmayacağım. Reis emir verdi, çocuğu buraya getirin dedi. Hamamda başına kil sürmüştü. Hemen başına su döktü ve dışarı çıktı, vaiz meclisinde hazır oldu. Kürsünün dibinde oturdu. O zaman konuşmaya başladı. O gün dedi ki: Sana bu göz ağrısı bir safa vermiştir. Bir kere daha söz almak ve susturmak istedim, ama içim pek yanıktı.

Dedim ki: Şimdi tekrar hayretle görüyorum ki, zevk sahibi olan kimseye zevk yüz gösterince sözü bağlamak istemez, şüphe yok ki söz sırası bende kaldı. Çabuk kalktım, ben de bir başkasını buldum ki hiç bir şeyden anlamaz. Onunla çok konuştum. Şaşırdı, bocaladı. Simdi dost ile, sevgili ile birlikte iken nasıl sabredebilirim, yabancılarla birlikte olmaya nasıl sabredebilirim? Önce sana karşı çok sevgim vardı. Ancak görüyordum ki, o vakit sözün başlangıcında bu işaretlerden anlayacak olgunlukta değildim. Bunları o zaman söyleseydim anlamaya güç yetiremezdim! O zaman ve bu saatte ağzımızı kapamıştık. Çünkü o sıralarda sende bu hal yoktu ki, bunları söyleyebileyim.

Ali benim için bir cemaatin Bidat’çi dediğini söylüyordu. Bidatçidir dedikleri doğrudur, dedim. Çünkü bir aralık namazda onların dış görüşlerine göre ağır davranıyordum, bundan dolayı bana böyle söylüyorlar…

ext-ali��#ut�)V �Q indent: 22.5pt’>Kimse aşk sırrına eremedi,

Eren de şaşkına döndü.

Şeyh ibrahim, Hayyam’ın sözüne itiraz etti. Aşk sırrına eren niçin sasırsın, ermeyenlerde ise şaşkınlık nasıl olur. (M. 353) Evet dedim. Hayyam kendi halinin vasfını söylüyor. O şaşkın ve perişan idi. Bir zaman kabahati feleğe yükler, bir gün zamaneye, bir gün bahtına, bir gün de Allah’a çatar. Bir kere Allah yoktur der, inkâr eder, diğer bir sefer de ispat eder.Konuşurken bazan karanlık, vehimlerle karışık sözler söyler. Halbuki imanlı adam şaşkın ve perişan fikirli değildir. Mümin, Allah huzurunda nikabmı atmış, perdeye yapışmış olan kimsedir. Ne istediğini ve ne dilediğini bilir, kulluk eder. Onu bütün açıklığı ile görmekten, doğudan batıya kadar bir lezzet duyar.

Zındık ise, daima olumsuz düşünür, hayır der. (Ben) sözü ile konuşur. Benliğinde hiç şüphesi yoktur. Çünkü açıkça görüyorum, yiyorum, tadıyorum, bundan ne şüphem olabilir der. Niçin evet diyeyim? Bunu siz dilediğiniz gibi söyleyin. Ben buna ancak gülerim.

Nasıl ki adamın biri günün birinde tam kuşluk zamanında bir elinde sopası, öteki eliyle de duvarı tutarak, ayakları titreye titreye, ah vah ederek karşınıza gelir. Ağlayarak niçin söylemiyorsun? Bu ne iştir başımıza geldi? Bu ne belâdır acaba? Bu gün güneş doğmadan, bir başka şey doğdu, diye sızlanmaya başlar. Evet ben de aynı şaşkınlık içindeyim, niçin gündüz olmuyor? Sen görüyorsun, kuşluk vakti her taraf aydınlık içinde. Sana bunu yüz bin defa söyleseler ancak onlarla alay eder ve gülersin. Bu gün mümin olan yoksun değildir, ama mümin kimdir?

Bir an için meyhaneye ‘uğrayalım, oradaki biçareleri görelim. Allah’ın yarattığı o zavallı kadıncıkları ziyaret edelim. İster iyi ister kötü olsunlar, onların haline bakalım. Kiliseye de uğrayalım, onları da gözden geçirelim. (M. 354) Benim işime kimse takat getirmez. Onu ancak ben yaparım. Taklitçiye bu işte bize uymak gerekmez. Doğru sözdür: Taklit ehline uysallık yaraşmaz.

Oğlundan çok şikâyet ediyordu. Dilimin ucuna geldi, sonu iyi olur dedim, çocuktur, çocukluktandır bu yaptığı şeyler. Yoksa aslında bilerek değildir. Nasıl ki koruk ile ham erik acımtırak ve ekşidir. Bu vasıflar, koruğun henüz tazeliğinden ve eriğin hamlığındandır. Aslından değil. Ama aslında ekşi kokan koruk da vardır ki taş gibi sert kalır, hiç tatlılaşmaz. Ancak gerektir ki koruk daima güneşin önünde olsun.

Allah’ın öyle kulları vardır ki, hiç kimse onların çektiği cefaya güç yetiremez. Her zaman onların doldurduğu sürahiden içenler bir daha kendine gelemezler. Başkaları sarhoş olur, dışarı kaçarlar, ama o küpün başında oturur.

Biri gelir bana yemek yemenin usullerini öğret, çünkü bana bu iş pek zor geliyor, rahatsızlık veriyor, der. Cevap verdim, yemek öyle yenmelidir ki sen onu incitesin, ama o seni incitmesin. Öyle ye ki sen ağırlığını ona yükleyesin. Yoksa o ağırlığını sana yüklemesin!

Dedi ki: Simdi sizinle birlikte yiyelim. Ben ye demem, bende o velilik yoktur. O velilik ancak Allahtandır ki, bu acıları ben verdim sen çek, bunu yine ben onarırım, der.

Allah bana bilgi vermiştir. Eğer ben bu yiğitliği yapmasam o zavallı mide bir gün, bir gece sıkıntı çeker, ben de onun ıstırabına çalışmış olurum. Mevlâna’nın halka hitap yoluyla söyledikleri bana ait değildir. Ben onun benimle olan ilişkisini bilirim. (M. 355) Eğer kaşını eğerse anlarım ki bana değildir. Çünkü Mevlâna’nın benimle olan ilgisini açıkça görüyor ve biliyorum ki o yüz ekşimesi başkalarının işi içindir. Ben nasıl sevinçli olabilirim? Bütün âlem gamlı olsa bile beni hiç mi hiç ilgilendirmez. Ama gamlı zamanımda da istemem ki hiç kimsenin gamı bana bulaşsın.

Reklamlar
Kategoriler:makalat
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: