Başlangıç > makalat > Ey sevgili. Görmediğin şeyden ne dem vuruyorsun?

Ey sevgili. Görmediğin şeyden ne dem vuruyorsun?


TANRI TANRIDIR

Yaratılmış olan kimse Tanrı olamaz, ister Muhammed (S.A.) olsun, ister Muhammed’den başkası.

Biri gedi, mazur gör bu gün bir şey pişiremedik, dedi. Cevap verdim: Ben senin pişirdiğin şeyleri ne yapayım. Gerek ki sen pişesin! dedim. Nasıl pişeyim? dedi. Sen nasıl müritsin ki, işaretten anlamıyorsun dedim. Cevap verdi: Eğer anlayış denilen şey, değişik olmayaydı, işaretlerde ve ibarelerde islâm bilginleri uyuşmazlığa düşmezlerdi. Hele naslardan tek mâna çıkarırlardı. Ben sordum: İslâm bilginleri arasında nasıl uyuşmamazlık olabilir? dedim. O iki türlü görüş ve o taassup senin işindir. Ebu Hanife eğer Şafiî’yi göreydi, başcağızın kucaklar, gözlerini öperdi. Allah kulları, Allah ile nasıl ayrılığa düşerler. Bu ayrılık nasıl mümkün olur? Sen ayrılık görüyorsan kurban ol ki uzaklıktan kurtulasın.

Sözü geçen bu kurban hikâyesinden nasıl kurtulayım dedi. Kurban ol ki, kurtulasın dedim. Namazda, “Allahu Ekber” demek kurban, yani Allaha yaklaşmak içindir. Bu sözle ibadete başlayan kul kendinden geçer. Eğer sende ululanma ve” büyüklenme duyguları varsa, Allah demelisin, ona yaklaşmayı dilemelisin!

Şimdi daha ne zamana kadar putu koltuğunda taşıyarak namaza geleceksin? Allahu Ekber, yani Allah uludur diyorsun, ama münafıklar, ikiyüzlüler gibi putun koynunda duruyor.

(M. 356) Zaman zaman Şeyh Muhammed secde eder, rükûa varırdı. Ben şeriat erlerinin kuluyum derdi. Ama onlara uymazdı. Ben ondan çok faydalandım. Ama sizden faydalandığım gibi değil. Bu ona benzemez. Ancak oğullarınız sizi hiç anlamazlar. Tuhaftır belki kendilerini de anlamazlar. Siz oralarda değilsiniz ki oğul olanlarla, olmayanları gösteresiniz. Biri pek çok uğraşır ki kendinden bir şey gösterebilsin. Öteki yüz türlü kurnazlıkla kendini gizlemeye çalışır. Kendimi ne zaman açığa vurmak istersem zahmetim artar. Tanıdıklar, yabancılar etrafıma toplanır, ben bunu yapamam. Çünkü bana hayat lâzım.

Dedi ki: Falan kimse sana asla yakın değildir. Dedim ki: Onun bana yakın olmadığını sen ne biliyorsun? Sen ondan daha olgun olmalısın ki bunu an Tayası n! Çünkü o şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır diye tenkitlerde bulunuyor. Halbuki teslim makamında şöyle olmalı, böyle olmalı gibi sözler nasıl yer bulur? Ona şu cevabı verdim: Ettiğin bu itirazlardan sonra, onun şöyle olmalı, böyle olmalı dediğinden bahsetmek yersizdir. Çünkü bunu sen de yapıyorsun. Hem de olmamalı diyorsun. Nasıl ki Hintlinin biri namazda konuşur, yanında namaz kılmakta olan başka bir Hintli bunu işitince, sus der, namazda konuşulmaz.

Adamın biri, kadıya şikâyete gider. Davalı tarafın tanığı yoktur, ona sen yemin edeceksin, derler. Cevap verir: Vallahi de yemin etmem, billahi de.

Ahlat’lılar derler ki:  Ey’tırıl herif defol,  git ki  sana söğmeyelim! Bunu niçin söylüyorsun dedi. Mademki itiraz etmek gerekmez, ötesini Allah bilir. Dedim ki: Senin benim karşımda konuşman şuna benzer: Sen bilmiyorsun, ben de sana öğretiyorum. Şimdi bu şeyh ile mürit arasında hoş kaçmaz. Müridin yolu bu değildir. Aynı zamanda itiraz gelince hürriyet kalmaz. (M. 35?) Yapacağı işi özgürce seçmek kolaylığı kalmaz. Halbuki, bana gerektir ki serbest davranayım, gerekirse gideyim, gerekirse oturayım, yatayım hülâsa kendi irademle hareket edeyim. Ama sen benimle birlikte olursan irade kalmaz. Benim gitmem gerekli olunca sen gidersin. Yahut senin gitmen icap edince ben giderim. Ya hizmetçi olurum, yahut kendine hizmet olunan efendi durumunda kalırım. Her iki halde de o irade ve ihtiyar ortadan kalkmış olur.

Şiir:

Ne kimsenin uşağı, ne efendisi olur,

İnsaf et ki dervişin hoş bir âlemi vardır.

Hakir (gerçek yoksul) malı olmayan, kendisi de kimseye mal olmayan kişidir. Küçük yaşta fakirliğe alışmak gerektir, taze dalın ateşe girmeden doğrultulması kolaydır. Bayatlayınca iş zorlaşır. Henüz yeniyken ayağı pabuca uydurmak gerek. Ayak pabuç içinde yerleşince, kurusa da incinmez.

Dedi ki: İsteyerek veya istemeyerek kimseyi incitmek veya soğukluk etmek fakirin işi değildir. Ben de dedim ki: Eğer onu bir sınamadan geçirmezsem kendisinin kim olduğunu anlayamaz.Bir topluluk görürsün bazı inanışları vardır. Fedakârlıklar gösterirler. Biraz sınamaya başladın mı onların inançlarının senin yanında nasıl çıplak kaldığını görürsün. Sen onları böyle çırılçıplak görünceye kadar, ben sınamaya devam ederim.

Sevgi davasında olan kimseden bir aralık bir kaç para iste! Aklı yerinden çıkar, canı gider, başını ayağını sallamaya başlar.

(M. 358) Çoklarını sınadım beni pek az görenler hemen kınamaya başladılar. Bu adam bütün gün kendisine inananları soğutmuştur dediler.

Dedim ki: O yapmadı. Bu Allah’ın onun hakkındaki sevgisindendir. Ulu Allah halkın beni bilmesini istemiyor. Halka karşı kutsal hadiste buyurulduğu gibi, “Benim velilerim kubbelerim altındadır, onları benden başkaları bilmezler,” anlamındaki hikmet gereğince onların alınları damgalanmıştır. Onları kim görebilir? Onlar böylece Allah katındadırlar. Onları görmek dileyenler Allah Nazar’ına gelirler. Sende Allah nazarına gel ki onları göresin! Halk, Hakkı nasıl a’nlayabilir? Nasıl görebilir? Onun nazarında olan bu şahsı da hoşa giden her şey gibi hoş karşılarlar. Herkesin bir özel hali vardır. Vaizin minber üstünde, hafızın minder üstünde, dinleyenlerin, müridin, şeyhin ayrı ayrı halleri olduğu gibi mürşidin de bir hali, âşıkın bir hali, maşukun bir hali vardır.

ALLAHTAN BAŞKA TANRI YOKTUR

Bu ne sapkınlık ve körlüktür ki, kör olduğunu bilmez. Ben onlardan değilim, ama onlardan haberim var. Bir topluluk daha vardır ki, gözleri görür ve gördüklerini de bilirler. Onları da kendileri bilir.

Mısra:

Ev sevgili. Görmediğin şeyden ne dem vuruyorsun?

Nihayet ben senin babanım, sen de benim oğlumsun, dedi. Niçin vakitsiz uyuyorsunuz ki beni oğul görüyor, kendini de baba biliyorsun? dedim.

MUHAMMED’İN OLDUĞU YERDE ADEM NE SÖYLEYEBİLİR?

Aklın ayağı topaldır, ondan bir şey gelmez. Ama onu da nasipsiz bırakmak olmaz. O hadis, sonradan yaratılmış bir varlıktır. Hadis, evin kapısına gelir, ama içeriye girmeye gücü yetmez. Bir levha üzerinde bir Elif yazıldı. Ona ister levha üzerinde yazıldı diyelim, ister yer üstünde, isterse yer ve göklerin ortasında,  yazılsın.   Her şey ondan nur almıştır.

Derler ki:   Nerede kendini  görme, nerede   o  görüş? Madem ki görüyorsun nerede o?

NASUH TÖVBESİ

(M. 359) Kur’an’da, “Ey iman edenler. Allah’a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin,” (Tahrim Sûresi, 8) buyurulmuştur. Bazıları bu Nasuh sözünün yorumlanmasında nefse dönmeyen şey demişlerdir. Bu hoş bir deyimdir. Bazıları da Nasuh, yüzü kadın yüzüne benzeyen bir adammış, ama tam bir erkekmiş, erkekten hiç bir eksik tarafı yokmuş derler. Kadınlar hamamında tellâklık edermiş. Tam otuz yıl bu işte çalışmış. Bir gün Sultanın kızı hamama gelmiş, kulağındaki büyük yakut küpe kaybolmuş.Farkına varınca bunun hamamda kaldığını anlamışlar, çavuşlara emir verilmiş hemen gidin hamamda hiç bir delik deşik kalmamak şartı ile araştırın! denilmiş. Çavuşlar hamamın kubbesini ve içini, her tarafını sarmışlar.

Şiir:

Her işin tam vakti gelmedikçe

Sana dostun dostluğu fayda vermez.

Nasuh halvete girer korkudan titremeye başlar. Şimdi araştırma sırası bana gelecek diye sızlanıyor, arka arkaya secdeye kapanıyor, Allah’a söz veriyor eğer bu defa kendimi kurtarırsam bundan sonra bütün ömrüm boyunca böyle bir iş yapmam, Allahım bundan sonra bir daha kadın tellâklığı etmeyeceğim, senin Allahlığına sığınarak söz veriyorum. Eğer şu yükü benim sırtımdan kaldırırsan, bundan böyle Nasuh kulun bir daha bu günahı işlemez, diyor.

Nasuh, bu yalvarış halinde iken içeriden bir ses geldi. Herkesi aradık yalnız Nasuh kaldı onu da arayın. Aklı başından gitmişti. Sırrını Allah’a ısmarladı. Tam bu sırada  bir ses daha geldi, küpe bulundu dediler. Arayanlar bir Lahavle çekti. Nasuh’un hakkında kötü düşüncelere saptık dediler. Bari gelsin eliyle Sultanın kızını okşasın kız da onun kendisini okşamasını istiyor. Nasuh’u çağırdılar. Nasuh şu cevabı verdi: Benim elim bu gün işlemiyor, yolda sancılandı.

(M. 360) Peygamberin yoldaşları tövbe ederlerdi, yine bozarlardı. Buyurdu ki: Nasuh Tövbesi ile tövbe edin ki o tövbe otuz yıl yaşar hiç geri dönmez. Kerem denizi dalgalanmaktadır ondan her ne istersen onu verir.

Herkes bir şeye tapar. Kimi güzele, kimi paraya, kimi mevkie düşkündür. Onlara karşı işte benim Allahm budur, der. İbrahim Peygamber gibi, ben batan şeyleri sevmem demezler. Halbuki İbrahim ben batan şeyleri sevmem dedi. Nerede o İbrahim yaratılışh insan ki, hal diliyle bu sözü söyleyebilsin? Bunjn sırrı başka bir feleğe aittir. Çünkü ruhlar âleminde felekler vardır, iç sırları âleminde de felekler, güneşler, aylar vardır.Bu hayallerden geçen kim se bilir ki bunların da bir yaratıcısı vardır. Ama vefaları yoktur. Hayal, iç âleminden tekrar açıldı mı tecelli nuru belirir ve der ki, “Yüzümü yerleri ve gökleri yaratan Tan |rıya yönelttim.”(Enam Sûresi, 79) Sonra. “Hasta olsam o bana şifa verir.” (Şuara Suresi, 80) ayetinde hastalığı kendine ilgilendiriyor.

Bu öğretmek içindir. Kuran’da Adem Peygamberin lisanından, “Yarabbi biz nefislerimize zulmettik.” (Araf sûresi: 23) buyurulmuştur. Yani ben hastayım, benim sağlığım ancak ondandır, diyor. Kendini aradan çıkarıyor ki bu benlikten sıyrılmak demektir. Kendini aradan çıkarınca da onu ispat etmiş oldu. Bende öyle bir kuvvet vardır ki, kendi gamımı onlara ulaştırmak istemem. Çünkü bendeki gam onlara bulaşırsa dayanamazlar. Kendilerini o gam kuyusuna bırakırlar, iblis der ki: Hırsızın kendisi mahalle içinde hırsız var diye bağırır, mahalle halkı da onunla birlikte hırsız var, hırsız var diye feryat eder.

Beyit:

Bu yolda yüz bin tane Adem yüzlü iblis var.

Her insan yüzlüyü sakın insan sanma.

İnsan şeytanları bunlardır onların hali senin haline benzemez, gidişleri de senin gidişinden başkadır. (M. 361) Bu Hıristiyan yüz gün üst üste söz söyler hiç üzülmem. Üzülüp bozulanları da yakarım. Çünkü düzeltmek yakmakla olur. Or>|arı yıkarım. Çünkü yeniden yapılmak ancak yıkılmakla mümkündür. Bir çok bilgilerden söz açar, kendi işini düzeltmesini hiç bilmez. Bir iş yapar sanır ki düzeltmeyolu kendi işidir.Delik yanlıştır, ama “Ey Allahm bana cennet kokularını koklat,” diye dua ediyor, bu dua doğrudur. Ama pisliğini temizlerken değil, ancak yüzünü yıkarken okunur.

“Nefsini bilen Allahsını da bilir,” buyruldu. Niçin aklını bilen yahut ruhunu bilen denmedi?

Dedim ki: Nefis, her şeyi kaplamıştır. Nefis bir şeyin varlığıdır. Onu küçüklükte huy edinmek gerektir. Sen benim nefsimdekini bilirsin, ama ben senin nefsindekini bilmem.

Şu Müslümanlardan sıkıntı duymuştum, beni açlıktan öldürüyorlardı. Onlar lük lük yutuyorlar kendi keyifleri için yiyorlardı. Ama Allah erleri açtı! Kendi keyfim için yüz dirhem harcar, saz âlemine giderim ama Allah yolunda on para vermem. Şu halde kulluk, Allah sevgisi nerede kalır? Diyelim ki, gitti, bir Yemen başörtüsü alacak ipeklisi gelmezse çok umutsuzluğa düşer, ölürler, yoksa onlara iyilik yapılsa hiç kabul etmezler. Sen öyle bir insansın ki, kendi kendine ağlıyorsun! O korkulu rüyadan umutsuzluğa düşmüşsün! Ben de öyle bir adamım ki, o korkulardan elini tutarak seni kurtardım. Dediler ki: Bugün ‘Hatib çok hastadır. Evet dedim. Bütün halkı sağlık yoluna çağırdı, kabul etmediler, o da hasta oldu. Çünkü mutluluk ona yâr olmadı.

(M. 362) Bir padişahın iki oğlu vardı. Biri uslu, iyiliksever, öteki uygunsuz, ahmak, kötü huylu, kadın yapılı idi. Padişah onu tam bir erkek gibi yetiştirmek için erkek yapılı, yiğit, çevik, Rüstem gibi bir pehlivan aradı ki oğluna arkadaş ve yoldaş olsun. Bu arkadaşı gece gündüz ona mertlik hikâyeleri anlatır, yiğitlik örnekleri gösterir, silâh kullanmayı, erkeklik törelerini öğretirdi. Bu kardeş tam iki ay geceli gündüzlü yeni arkadaşı ile cenk hikâyeleri ve yiğitlik masalları konuştular,ama hiç faydası olmadı. O birtakım oyuncaklar, bebekler yapıyor, kız çocukları gibi oynuyordu. Bu gün padişah geliyor dediler. Oğlunun neler öğrenmiş olduğunu görmek istiyor. Bir de ne görsün oğlan arkadaşı ile birlikte oyuna dalmış. Başlarında başörtüsü, oyuncaklar önlerinde, öğretmen arkadaş da ötekinin zoru ile sarığını çıkarmış yere atmış, padişahın yanına oturmuş kendilerinden geçmiş bir halde. Padişah, öğretmen nerede? diye sağa sola bakınırken öğretmen başörtüsünün içinden kafasını çıkararak saygılı bir kadın sesi ile işte öğretmen, benim diyebildi. Padişah sordu: Bu ne haldir? Öğretmen şu cevabı verdi: Ey âlemin padişahı şu iki ay içinde ne kadar uğraştımsa bir türlü onu kendi rengime uyduramadım. Bu işi başaramadım. Nihayet ben onun rengine uydum. Ama öğretmen erkekti, onun kadına benzemesinde ne ziyan var? Saadet insana yâr olunca iş padişahla vezirin hikâyesine döner.

Bir gün padişah vezirini yanına çağırır, der ki: Oğlumun büyük bir bilgin olmasını istiyorum. Halka öğüt versin, onları uyandırsın, ben de onun kürsüsünün ayakları ucunda oturayım, onun konuşmalarını dinleyeyim. Şimdi onu hangi üstada göndereyim ki, oğlanı bir bilgin olarak yetiştirsin? Falana mı, filâna mı? (M. 363) Vezir şu cevabı verir: Bu iş din bilginlerinin işi değildir. Sen yaşlısın, onu kısa bir süre içinde bu kadar çabuk yetiştirmeyi başaramazlar ki, sen de kürsüsü önünde oturasın da konuşmalarını, öğütlerini dinleyesin. Meğerki falan çulcuya göndermeli. Padişah, mademki sen onu biliyorsun, bari bir iş yap! dedi. Vezir kalktı çulcunun yanına geldi uzaktan ona saygı göstererek usluca oturdu. Çulha sordu:  Nasılsın? Yine yaramazlıkları mı düşünüyorsun? Vezir, ne yapayım dedi, sizin büyüklüğünüze güvenerek geldim. Allah rızası için dileğimi kabul et! Çulcu, işin zor tarafı, bunun Allah rızası için olmasıdır, dedi. ilerde göreceksiniz diye söz verdi. Vezir işi padişaha anlattı. Padişah keyiflendi, tahtından aşaöı fırladı, çulcuyu ziyarete gitti. Oğlunu ona ısmarladı. )ocuk iki yıl çulcunun yanında çalıştı.İki yıl sonra dedi ki, oğlum yarın kürsüye çık, öğüde başla! Babasına da haber gönderildi, bu nasıl olacak diye oğlunun yanına geldi, onu sınamak istedi. “Dedi ki: Nihayet üç keredir söylüyorum, saygılarımı sunuyorum bir konuşma yap!

Şehirde bir velvele yayıldı, halk hayretle koşuştu altı bin sarıklı bilgin çocuğun kürsüsünün çevresine toplandı. Çocuk yedi yüz peygamber hadisi anlattı. Söylediği her hadisi uzmanlardan sordu: Bu peygamber sözü değil mi? Eyvallah öyledir, doğrudur dediler. Çocuk aman Yarabbi, dedi siz bu kadar ilim öğrenmişsiniz, ama körler gibi amel etmişsiniz. Bu söylediklerim hep benim sözlerim idi. Allah, Allah dediler.

Beyit:

Allah vergisinden pay alanlar yabancı görünürler ama

Onların canı Allahsal sırların levhasıdır.

(M. 364) Sofî dedi ki: Bir gün Anberî pabucu önüne koydum. Ansızın parmağım ayağına değdi. Sandım ki kızarmış demir gibi, yeni ateşten çıkmış, işte o ateş yakar. Vesveselerle hayalleri ve hayalle geçinenleri, hayale tapanları yakıp yandırır. Nasıl ki şair şöyle demiş:

Önce damlacıklar, çiy taneleri gördüm  ama

İçinde Samirî ile danası vardı.

Biri dünya adamlarındanşikâyetleniyordu. Allah erleri nazarında dünya oyuncaktır, yalancıdır, ama çocuklara göre oyuncak değil, dosdoğru bir âlemdir. Yaşamak da bir borçtur. Bu gün eğer oyuna ve şakaya geliniyorsan dünya ile oynaşma! Eğer ona dönüyorsan, ye, iç, eğlen ki, onun tadı tuzu ağlamak değil gülmektir.

Dünya hem hazine, hem de yılandır. Bir topluluk hazine ile oynar, başkaları da yılanla. Ama yılanla oynayanlar onun ısırmalarına katlanmalı, çünkü ya kuyruğu ile çarpar, ya kafası ile. Kuyruğu ile çarparsa uyumamalı, tekrar başı ile vurur. Ancak bu yılandan vaz geçmiş olanlar, onun sevgisi ile öğünmezler. Akıl mürşidinin ardından yürürler. Akıl mürşidi, yılanların nazarında zümrüt sayılır. (Zümrüt, yılana karşı koruyucu bir taştır. Saçtığı ışından yılanın gözü kör olur. (Ç.))

Ejderha kılıklı yılan, akıl mürşidinin, kervanın önünde yürüdüğünü görünce arıklasın Düşkün, tembel bir hale gelir. O su içinde bir timsaha döner. Aklın ayakları altında bir köprü gibi olur, zehri şeker olur, dikeni gül olur. Yol kesici iken kılavuz olur. Korku mayası iken güven kaynağı olur. Çünkü akıl usta bir okçudur. O kirişini, yayını kulağına kadar çekebilir. Varlıkların zebunu olan bu cihanın aklını bırak! Bu cihanın aklı, yayı çeker, ama kulağına kadar (M. 365) gergin tutamaz. Bin hile ile ağza kadar götürebilir. Yay kirişini ağızdan kurtarırsan ne işe yarar. Ancak kulaktan fırlatırsan vurabilirsin. Bu ise cihana ait akim sözü ağızdan çıkar.

Beyit

Bir söz ki düşünce yönünden söylenmemiştir.

Yazmaya da konuşmaya da değmez.

Düşünce ne oluyor? önce bakmalıdır ki onlar bizden evvel var mıydılar? Bu işten, bu sözden şükrettiler mi,faydalandılar mı? Yoksa aksini mi yaptılar? Sonra yine bakmalı ki bunun sonu ne olacak? insan önüne arkasına bakmalıdır ki, her iki tarafında da bir duvar, bir engel olmasın.’Dünya sevgisinden bir boşluk bulunmasın. Çünkü, “Senin eşyaya karşı beslediğin sevgi seni kör ve sağır bir hale getirir,” demişlerdir.

Dünya sevgisi, din sevgisinden üstün olunca körlük, sağırlık meydana gelir. Kuran’da işaret olunan şu, “önlerinde ve arkalarında duvarlar yarattık,” (K. 26/8) anlamındaki âyetin sırrı açıklanır. Meğerse böyle insanlaı tövbe etsinler ve uyansınlar. Dünyâya karşı o azıcık sevgi onun faydasına olur. Ama çevresi çok daralır. Bu çok kere iyi dostlarla sohbet sayesinde elde edilir, iyi dostlarda iyi huylu ve kötü düşünceden uzak olmalıdırlar.

Bir sanat öğrenmelisin ki geçim sebebi olsun. Ne düşkünlük çekiyorsun? Her kim sana dostunun arkasından konuşur, onu kötülerse ister içten söylesin, isterdışından, dostun seni kıskanıyor bile dese bil ki kıskanç odur. Kıskançlıktan coşar, köpürür. NasıL ki biri benden sordu: iblis kimdir? Dedim ki: Ben şu saatte Idris’lik içine dalmışım. Sen de iblis değilsen niçin Idrisliğe dalmıyorsun? (M. 366) Eğer Idris’ten sende bir nişan varsa İblis’den ne korkun olur?

Cebrail kimdi diye soruyorsun, derim ki bu sorun tıpkı namaz kılan bir imamın secde yerine bakmayıp da sağı solu dikiz etmesini gören adamın, bu imamın namazı sağlam olur mu? diye sormasına benzer. Ben derim ki: Her ikisinin de namazı eksik olur. Ama ben imamın namazını soruyorum, dedi. Bunların her ikisi de bir olur mu?

Dedim ki: Biri imamdır, her tarafa bakar, namazda Allah huzurunda olduğunun farkında değildir, öteki ona uymuş olan kimsedir ki, imamın gözünü dikizler. Şüphe yok ki kendini göremez.

Her kim sana falan kişi seni övdü derse ona söyle ki beni öven sensin! Onu bahane ediyorsun! Her kim sana f alan adam sövdü derse ona dersin ki, bana söven sensin, onu bahane ediyorsun. “Sana söven, ancak o sövmeyi sana anlatandır,” derler. Bu sözü o söylememiştir, belki de başka mânada söylemiştir dersin. O adam gelirde falan kişi senin için kıskanç dedi derse. Söyle ki: Kıskançlığın iki mânası vardır. Biri insanı cennete götüren kıskançlıktır. Bu, hayır işte başkalarından geri kalmamak için gösterilen kıskançlıktır. Ben niçin fazilette ondan geri kalayım, der. Allah velilerine karşı düşmanlık duygusu besleyenler sanırlar ki onlara kötülük ederler. Bu yanlıştır, belki iyilik ederler.   Onların   gönüllerini   kendilerinden   soğuturlar. Çünkü onlar âlemin gamını çekerler. Bir kimseye karşı bu sevgi ve koruma, bir yük gibidir ki, bu, Kaf dağını onun boynuna ve omuzlarına yükletmek, onu daha da ağırlaştırmak demektir. Yani bir şey yaparlar ki sevgileri daha da artar, o onların daha çok dert’ortağı olur. O zaman kendi (M. 367) sevgilerini ve düşüncelerini unuturlar, işte bu onların canlarına rahatlık getirir.

Bilginin biri bir gün uykudan uyandı. Eşya, kitap her nesi varsa attı. inliyor, ağlıyor ve şövle söylüyordu: Ömrumuzu kadılarla ayrı yaşamak, onlardan kaçınmakla tükettik. Allah kitabını arkamızda bıraktık. Ulu Allah bizden ömrümüzü nelerle tüketmiş olduğumuzu sorunca ne cevap vereceğiz? Gözümüzle ne gördüğümüzü, kulağımızla ne işittiğimizi, kalbimizden ne gibi düşünceler geçirdiğimizi soracaklar…

Bilginin burada Allah kitabı demekten maksadı Kuran değildir. Yol gösteren adam yani Mürşid’dir Allah kitabı odur, âyet odur, sûre odur. O âyet içinde âyetler vardır. Bu açık Kuran’da, bu açık kitapta neler yok… Bu mesele bize bir kaç kere Bağdat’ta kadılık yapan Yahudi’yi hatırlattı. Yahudi hazineler elde etti, yer altında gizli mağaralar yaptırdı. Silâhlı yiğit kişiler bularak pusuya yatırdı. Halifeyi tahtından indirecek, Bağdat’ı kuşatacaktı. Hikâye uzundur:

Halife Yahudi’nin düzenlerini haber aldı. Onu yakalattı. Şu hale göre kadılık mesleği, din bilgisi ve Kuran öyle bir hale getirilmişti ki, bir Yahudi Bağdat kadısı olmuştu. Halbuki o  içinden  bir Yahudi ve bir mahlûktu.  Şimdi anlattık ki seni kurtaracak ancak Allah kuludur. Yoksa o yiyecek ve azık fayda vermez. (Karanlıkta yürüyen şaşırır) Kadir Gecesini geceler arasında gizledikleri gibi Allah erlerini de iddiacılar arasında gizlemişlerdir. Bunların gizlenmiş olması düşkünlüklerinden değil, belki çok açık ve parlak olduklarından dolayı gizlenmişlerdir. Nasıl ki, güneş, yarasa kuşu için gizlidir. Yarasa, güneşin tam karşısına geçer de ondan hiç bir şey anlayamaz. Dünya sevgisi perdesi onu dilsiz ve sağır etmiştir.(M. 368) Çünkü dünya sevgisi canlı ve kudretli olduğu zamanlarda dünyayı çeken bir mıknatıstır. Ama elden bir şey gelmezse ancak sevgilinin hayalini çeker. Sevgilinin hayali de sonunda hoşa gitmeyen bir perde olur. Meğer ki   rahmet yağmış olsun. Nasıl ki Ulu Allah, “Biz Kuran-ı Kadir Gecesinde indirdik” buyurmuştur. Bu sûre kaç âyettir?

Onun on dördüncü gecesi bin aydan daha aydındır. Bu aylar arasında bu gece çok belirli olduğu için gizlenmiştir ki bir gün meydana çıksın ve şu âyette işaret buyurulan, “Yazıklar olsun bana ki Allah yönünde kusurlu düştüm Kuran-ı ve müminleri alay ettim” (Zümer Sûresi, 56) anlamındaki pişmanlık feryadı yükseldiği zaman kendini göstersin. O, ne yönsüz bir yön, ne tarafsız bir taraftır. Zamanı gelmeyince ne yapabilir? Ancak beni tanımayanların bana yaptığını yapar. Ama ben hoşum, nasıl hoş olmayayım ki, şimdiye kadar her kim beni inkâra kalkıştı ise hemen arkasından Allah’a yakın yüz bin melek,  beni gerçeklemiştir. Yine bana hiç kimse bir cefada bulunmadı veya beni kötülemedi kî, Allah hemen arkasından yüz bin türlü okşayışları ile bana o cefaların karşılığını vermiş olmasın.  Beni tanımayanlar beni  inkâr etmedikçe  yüz binlerce gerçek canlarla Allah melekleri de bana görünmez önümde baş eğmezler. Şu anlamdaki peygamber sözü bana çok acayip gelir.”Dünya müminin zindanıdır,” buyrulmuş. Ama ben hiç zindan görmedim, hep hoşluk, hep yücelik, hep devlet gördüm. Bir kâfir elime su dökse, Allah katında yaptığı iş beğenilmiş ve günahları yarlıganmış olur, ama ben, o mutlu ben ki kendimi boş yere hor ve düşkün gördüm. Acaba niçin yaptım bunu? Nice zaman kendimi tanıyamadım, ama yine de o yüceliği, o ululuğu kendimde buldum. Bu (M. 369) ayakyoluna düşmüş mücevherden kurtulduğumu sanmıştım. Hayır hâşa öyle değil. Şimdi hoşça söylüyorum ki hoşuna gitsin. Elini uzat ki el sıkışalım! Bir Müslüman kardeşle el sıkışırken mırıldandıkça günahlar dökülür. Şimdi sık sık kımıldanmak gerek. Ey Müslümanlar kımıldanın ki, biz de kımıldanalım. Gerek ki, halk arasında söylediğim sözü, irkilmeden senin için söylüyorum gibi bilesin. Senin için söylediğim sözü de kendin için söylediğimi sanmayasın! işte bu anlayış iman kuvvetindendir. Bilsin ki, dost senin için birtakım sözler söylemiştir, anlamaz mısın? Anlarsan tekrar söyle hangisidir? Eğer onu söylemek gerekmez diye korkuyor-san, bil ki sen de karanlık düşünce ile anlayış gücü birbirine karışmıştır. Bu ise seni dosttan ayırmak isteyen bir şeytan şerridir. Bu sana seslenen bir Gulyabani’dir   Seni dosttan ayırır doğru yoldan yaban tarafına   çeker.

O şeytanın sesi, bildiğin kimselerin sesi gibidir, yahut da karları karıştırıp savuran kurt gibi gözleri bağlamak ve yolu kapamak için uğraşır. Diyelim ki, size benden, bana sizden ne getirebilirler? Bununla beraber hiç güvenmemelidir. “Yarlıganmış kimse ile yemek yiyen, şüphe yok ki yarlıganmıştır.” Buradaki yemekten maksat ekmek veya azık yemek değil, öteki cihanın yiyeceklerini yemekir. Nasıl ki başı kesilmiş şehitler hakkında, “Onlar rızıklanır-lar, hoşnut ve sevinçlidirler” gibi işaretler vardı r. Kötülükle emredici olan nefsi yenilgiye uğratan kimse bu hayatta da şehit ve gazi olur. Çünkü her kim yarlıganmış bir kimse ile o yiyecekten yerse Allah onu da yarlıgar. Yoksa binlerce ikiyüzlü kişi, binlerce Yahudi Hazreti Muhammed (S.A.) ile yemek yediler. Ama onların inanışlarına göre Hazreti Muhammed (S.A.) Allah yönünden yarlıganmış değildi. Bize göre Hazreti Muhammed’in (S.A.) yarlıganmış olduğuna inanmak, birlikte yedikleri o mânevi gıdayı aynı kâseden yemiş olmakla doğru sayılır, işte ona inanışın karşılığı budur. Sağlam inancın nişanı budur. (Fetih sûresinde, Hazreti Muhammed’in geçmiş ve geçecek günahlarının bağışlanmış olduğu müjdelenmiştir. Bu nükteye işaret edilmektedir. (Ç.))

(M. 3?0) Rahman, (Varlıkları koruyan Allah) Arşın üstüne hâkim oldu,” âyetinin tefsire göre mânası bundan başka ne olabilir? Dış mânasını da demişlerdir ki: Arş üstüne kurulmak, onu buyruğu altına almak demektir. Nasıl ki Bişr kılıç vurmadan, kan akıtmadan Irakı buyruğu altına aldı. Bunun gibi örneklerden kelimenin bu anlamda kullanıldığı anlaşılmaktadır. Kuran’ın şu işaretine inanırız, nedenini, niteliğini araştırmadan Allah’ın Arş üzerinde ferman yürüttüğüne olduğu gibi inanırız.

Bu sözden ne anlaşılır? Bu Tâhâ âyetine, tefsirde ne demişlerdir? Buna işin yalnız dış yüzünü bilenlerden başkaları ne mâna vermişlerdir? Hiç şüphe yok ki, bu da Allah’ın Kuran’da, “Mekke halkı görmediler mi ki biz onların şehrini güvenli bir yer kıldık, bu şehir çevresinde olanlar ise öldürülürler, tutsak edilirler. Bundan sonra da düzme şeylere inanır, Allah nimetlerini inkâr ederler mi?” (Ankebut Sûresi, 67) anlamındaki âyette işaret buyurulan nüktelerdendir Gönül evinin dışında kuruntu veren şeytanlar,korkular, tehlikeler vardır.

Nasıl ki, “Görülmez şeytanlarla insan şeytanları halkın yüreklerinde kuruntu verir,” (Nas Sûresi, 5) buyuruimuş-tur.

O ateş içine atılan ibrahim’in misalinde olduğu gibi, Hakkın terbiyesi altında, kudretin son mertebesindedir. Nasıl ki Musa Peygamber de düşman elinde büyüdü.

Biri dedi ki: Dünyada yaşamak ahirete gitmekten daha hoştur. Sordum, niçin? Çünkü, dedi, dünyada yaşayan bir topluluğu uyandırır, Allah’ın lütfü ile gönül hoşluğu bulur. Evet ama peygamber Allah’ın lütfunu, onun halkı uyarmasını bilmiyor muydu ki en yüce arkadaş diye buyurdu. Dedi ki: Pazarda öylesine oturmuşsun ki, sanki pazarı yakacaksın! Nihayet, ey bilgisiz adam! dedim aynı yangın içinde yanıyorsun, ama yanmak ona derler ki senden hiç bir eser kalmasın. Allah erenlerinde bir kudret vardır ki belirli ateş içine düşerler de yanmazlar. Onlar gizlenmiş insanlardır.

(M. 371) Kerim Ali, benim için Haricilerdendir, Ali’ye düşmandır diyormuş. Alâeddin de demiş ki, ben ona şöyle cevap verdim: O erkek yapılı Ali’ye düşman olan kimse böyle mi olur? Ama Muhammed’in düşmanı ancak Yahudi’dir. Yahudi ise erkek sayılmaz. Ne dişi, ne de erkektir.

Kerim cömerttir, ama ancak bir şeyini kalenderlerden esirgemez. Ben onun için kendi dostlarımla savaşlar ettim; bu onun hakkında iftiradır dedim. Kıskançlık yüzünden yalan söylüyorlar. Müminler Başbuğu Ömer, (Allah ondan razı olsun) bu kadar yakın bir suç ile hükmetmedi. Onun hakkında bir şey söylemedi. Ben onun yolunda bu kadar savaşlar ettim. O bana böyle karşılık verdi. Benim üstatlık hakkıma karşı sanmayın ki önümde diz çöker. Bu kadar sıkıntı çekiyorum. Onu yetiştirmek için uğraşıyorum ama bakıyorum ki ondan daha kör kimse yok. Nihayet aciz kaldım diyordu, henüz bizim sözlerimizden içlenerek feryat ediyordu. Bundan sonra ona doğrusunu söyledim. Başını önüne eğdi. Edepsizlik ettimse pabuçlarını çıkar, başıma yüz pabuç vur, dedi. Şimdi onu önüme alayım, kendi isteğiyle tam yüz pabuç vurayım. Bir tek bile noksan bırakmayayım.

Kıta:

Bir ülke senin için sıkıntı konusu,  bir topluluk hep sana bakmada

Bu devlet isidlr. bu gün kimin eline geçer.

Yabancı Din, tanıdık bir tek olsa

Dostun belâ oku, sana işte o tanıdığın elinden değer.

Bir alay öğrencilerim vardı, onlara sevgi ve öğüt verme yolu ile ağır sözler söylüyordum. O zaman biz onun çocuklarıyız. O size sövmüyor, ama belki de sevdalıdır diyorlardı. Benim de onlara karşı beslediğim sevgi azalıyordu. (M. 372) Çok kuvvetli bir ihtimalle. Allah’ın has kulları onlardı. Çünkü kerametleri gizlidir. Herkese açıklanmaz nasıl ki onlar da gizlenmişlerdi. Bazı şeyler var ki, söyleyemem. Bunların üçte birini söylesem işi büyütür, falan adam hep lütuftur, safi lütuftur, derler. Sanırlar ki, kemal mertebesi hep lütuf halinde olmaktır. Halbuki iş öyle değildir. Hep lütuftan ibaret olan kimse eksiktir. Hattâ Allah hakkında da safî lütuftur demek yaraşmaz. Çünkü ondan kahir sıfatını kaldırmış olursun. Belki hem lütuf gerektir hem kahir, işte bu sıfatlar tam yerli yerinde olmalı. Bilgisizler için kahir de, lütuf da lâzımdır. Ancak yersiz, yolsuz olmamalı.

Falan kişi demişti ki: Düşmanlara karşı kahir, dostlara karşı lütuf herkeste de vardır. Ama herkes, dostunu, düşmanını tanıyamaz. Eğer her insan dostunu tanıyabilseydi, Ulu Allah, “Sizin ve benim düşmanlarımızı dost edinmeyin. Onların gönlüne sevgi bırakırsınız.” (Mümtahine Sûresi, 1) buyurmazdı ve yine ayrıca, “Şüphesiz eşleriniz ve oğullarınız sizin düşmanlarınızda, onlardan sakınınız.” (Teğabün Sûresi, 14) Daha sonra, “Dikkat edin ki, siz onları seversiniz, ama onlar sizi sevmezler.” (aıi Imran Sûresi, 119) buyurmazdı. (Yukarıda sözü geçen âyetler Mekke’den Medine’ye göç ederken mücahidlere engel olmak isteyen aileleri ile Islâmın ilk zamanındaki ikiyüzlülerin şüpheli durumları ve ihanetleri dolayısıyle nazil olmuş, Peygamberi dikkatli bulundurmak için vahy olunmuştur. Şems buna telmih etmek istiyor. (Ç.)).

“Nasıl ki yüce Peygamberde şöyle buyurmuştur:

Dostunu aşırılıktan uzak olarak sev. Bir gün ona kin besleyeceğini hesaba kat! Düşmanına da çok ağır ve sert davranma, ola ki günün birinde dost olursunuz!” Yine Ulu Allah Peygamberine, “Ola ki Allah onlarla (Mekkelilerle) aranızdaki düşmanlığı dostluğa çevirir,” (Mümtahine Sûresi, 7) buyurmuştur.

Şiir:

Dost ile düşmanı ayırmak yolunu buseydin,

Hayatı iki kere yaşamış olurdun.

Dost görünen düşmanlar çoktur.

Sana dert ortağı olacak dost yaraşır.

(M. 373) ikinci defa yaşamak o kimseye yaraşır ki, ilk benliğinden kurtulamamış, ikinci benliğini bulamamıştır. Ancak ikinci hayatı bulan kimse,”Biz onu güzel bir hayat ile yaşatacağız,” (Nahil Sûresi, 97) yolundaki vaid ile müjde-lenmiştir. O Allah nuru ile görür, dostunu tanır, düşmanını tanır; kahri, kahir yerinde.lütfu da lütuf yerinde olur. Onun kahri de lütfuna yaraşır. Her ne kadar gerçekte her ikisi de tekrarlanır ama er gerektir ki böyle bir topluluğu ve böyle bir ümmeti yola getirmek için Hazreti Muhammed (S.A.) ve Hazreti Ali gibi kılıç çalabilsin.

Bir gün Hazreti Muhammed (S.A.) dostlarından ayrı ayrı sordu. Eğilimleri barışa mı, yoksa savaşa mı, yani barış yolu ile lütfa mı, yoksa savaş yolu ile kahre mi yönelmiştir diye sınamak istedi. Çünkü barış isteği ya kötü düşünceden, can sevgisinden başını kurtarmak arzusundan ileri gelir yahut da iyilik sevgisinden, kerem sabır ve cefaya katlanmak gibi insanlık ve kahramanlık duygularına dayanır.

Ebubekir’in eğilimini anladı ki, o kılıç çalma taraflısı değil, merhamet ve yumuşaklık yönünden her birinden Hazreti Muhammed’in (S.A.) huylarından bir huy vardı. Onlara ayrı ayrı sordu: Eğer benden sonra Halife olursanız ne yaparsınız?

Ömer’den sordu, ben adalet gösteririm, dedi. insafı ancak bunda bulurum. Doğru söylüyorsun buyurdular. Zaten senden adalet yağıyor.

Hazreti Ömer, bir zina suçunun cezasını vermek için oğlunu sopa ile öldürdü. Ümmet arasında bozgunculuk olmasın diye bu şiddeti gösterdi. Sonra (M. 374) Hazreti Muhammed’e düşmanlık ettiği için kendi babasını öldürdü. Ebubekir’den sordu, sen ne yaparsın? Benim elimden gelirse, herkesten gizlenir, kimseye görünmeden kendi âlemimde kalmak isterim. Hazreti Peygamber doğru söylüyorsun buyurdu. Bu eğilim sende açıkça belirmektedir. O Büyük Bilgin (Yukarıda sözü geçen büyük bilgin, Mevlâna’nın büyük oğlu Sultan Veled’dir. Babasının emriyle Şems’i ikinci defa Şam’dan Konya’ya getirirken atının başını çekmiş, kendisi yaya yürümüştü. (645 Muharrem ayı, 1247 Milâdî) (Ç.)) bu kadar bilgi ve yetkisi ile beraber Şeyhin atının dizginini tutmuş önünde yürüyordu. Yolda her an kafasında şüpheler dolaşır, zaman zaman şeyhe olan inancı bozulurdu, Kendi kendine: Falan şeyh yanına geldi, selâm verdi ona hiç aldırış etmedi, halbuki arkasından başka bir delikanlı geldi, selâmladı onun selâmını aldı. Delikanlıya çok alçakgönüllülük ve iltifat gösterdi. Nasıl inanayım bu adama, diye düşünürken tekrar tövbe eder, kendine gelir, dizginlere yapışırdı. Şeyhin kendisinden yüz çevirmesinden korkardı. Böylece bir saat Müslüman, bir saat kâfir olarak da şeyhin evinin kapısına kadar dizginler omuzunda geldi, ikinci günü de böylece kendi kendine lahavle okuyarak şeyhin ziyaretine gitti ve bu suretle şeytanın gözünü kör etti.

Şeyhin evinin kapısının önüne gelince gördü ki, Reisin genç oğlu ile satranç oynuyor, inancı yine sarsıldı.

Bir gece Hazreti Mustafa’yı (S.A.) rüyasında gördü, istedi ki, koşsun da onu ziyaret etsin. Hazreti Peygamber (S.A.) yüzünü öte tarafa çevirdi. Bunun üzerine feryada başladı. Ey Allah elçisi dedi, benden yüz çevirme! Hazreti Peygamber (S.A.) buyurdu ki bizi daha ne kadar inkâr edeceksin? Bizi daha ne zamana kadar gerçeklemeyeceksin? Ey Allah elçisi, dedi, seni mi inkâr ettim? Ama sen dostumuzu inkâr ediyorsun, buyurdular. (M. 375) Yüzüstü düştü, ağladı, tövbe etti. Hazreti Muhammed (S.A.) kucağına bir avuç kuru üzüm ve fındık koydu. Bu halde uykudan uyandı.

Koşup geldiği zaman Şeyhin  henüz oğlanla satranç oynamakta olduğunu gördü. Eteğinde kuru üzüm vardı. Tekrar inancı sarsıldı, hemen geri dönmek istedi. Şeyh bağırarak: Daha ne zamana kadar? dedi. Bari Allah Peygamberinden utan! Bu sefer koşarak Şeyhin ayapına kapandı. Şeyh, o tabakları getirin diye seslendi. Gördü ki, o kuru üzümle fındık tabakların içinde yalnız bir avuç kuru üzümün yeri boş. Şeyh ona, o bir avuç kuru üzümü şu tabağa koy ki, Hazreti Mustafa (Ş.A.) onu bu tabaktan almıştı dedi.

Şu saatte bir topluluk Padişaha giderek (Bizim için) o, mubahçıdır, her şeyi hoş gören bir adamdır, onun dini ve hali nasıldır bilinmez, derler. Bir hafta sıcağa gider, geceli gündüzlü orada kalır. Bir ayağını genç bir çocuğun, öteki ayağını Reis oğlunun yanına uzatır. Önlerinde ateş mangalı hep kebap pişirirler. Bir şeftali bir çocuktan, bir şeftali de ötekinden alır. Başka ne kaldı ki?

Atabey geldi, hamam penceresinden baktı, gördü. Çarçabuk geri dönmek istedi. Şeyh bağırdı: Ey Türk oğlu, dedi, iyice bak da ondan sonra git! Ayağını çocuğun yanından kaldırdı, ateş dolu kangala soktu. Atabey bir kaç kere elini başına vurarak uzaklaştı. Daha neler demediler ki: Minbere çıkar, onun okuduğu tevhid şu anlamdaki şiirden ibarettir:

Şiir:

O sevgili ki derneğimizin güzelliği ve süsüdür,

Şimdi meclisimizde yok, bilmem nerelerde?

O yüce bir servidir, dimdik bir boyu vardır.

Onun boyunu görmeden bizim kıyametimiz kopmasın.

(M. 376) Bu mısraları söyledi ve dedi ki: O delikanlı gelmedikçe konuşma yapmayacağım. Reis emir verdi, çocuğu buraya getirin dedi. Hamamda başına kil sürmüştü. Hemen başına su döktü ve dışarı çıktı, vaiz meclisinde hazır oldu. Kürsünün dibinde oturdu. O zaman konuşmaya başladı. O gün dedi ki: Sana bu göz ağrısı bir safa vermiştir. Bir kere daha söz almak ve susturmak istedim, ama içim pek yanıktı.

Dedim ki: Şimdi tekrar hayretle görüyorum ki, zevk sahibi olan kimseye zevk yüz gösterince sözü bağlamak istemez, şüphe yok ki söz sırası bende kaldı. Çabuk kalktım, ben de bir başkasını buldum ki hiç bir şeyden anlamaz. Onunla çok konuştum. Şaşırdı, bocaladı. Simdi dost ile, sevgili ile birlikte iken nasıl sabredebilirim, yabancılarla birlikte olmaya nasıl sabredebilirim? Önce sana karşı çok sevgim vardı. Ancak görüyordum ki, o vakit sözün başlangıcında bu işaretlerden anlayacak olgunlukta değildim. Bunları o zaman söyleseydim anlamaya güç yetiremezdim! O zaman ve bu saatte ağzımızı kapamıştık. Çünkü o sıralarda sende bu hal yoktu ki, bunları söyleyebileyim.

Ali benim için bir cemaatin Bidat’çi dediğini söylüyordu. Bidatçidir dedikleri doğrudur, dedim. Çünkü bir aralık namazda onların dış görüşlerine göre ağır davranıyordum, bundan dolayı bana böyle söylüyorlar…

Kimse aşk sırrına eremedi,

Eren de şaşkına döndü.

Şeyh ibrahim, Hayyam’ın sözüne itiraz etti. Aşk sırrına eren niçin sasırsın, ermeyenlerde ise şaşkınlık nasıl olur. (M. 353) Evet dedim. Hayyam kendi halinin vasfını söylüyor. O şaşkın ve perişan idi. Bir zaman kabahati feleğe yükler, bir gün zamaneye, bir gün bahtına, bir gün de Allah’a çatar. Bir kere Allah yoktur der, inkâr eder, diğer bir sefer de ispat eder.Konuşurken bazan karanlık, vehimlerle karışık sözler söyler. Halbuki imanlı adam şaşkın ve perişan fikirli değildir. Mümin, Allah huzurunda nikabmı atmış, perdeye yapışmış olan kimsedir. Ne istediğini ve ne dilediğini bilir, kulluk eder. Onu bütün açıklığı ile görmekten, doğudan batıya kadar bir lezzet duyar.

Zındık ise, daima olumsuz düşünür, hayır der. (Ben) sözü ile konuşur. Benliğinde hiç şüphesi yoktur. Çünkü açıkça görüyorum, yiyorum, tadıyorum, bundan ne şüphem olabilir der. Niçin evet diyeyim? Bunu siz dilediğiniz gibi söyleyin. Ben buna ancak gülerim.

Nasıl ki adamın biri günün birinde tam kuşluk zamanında bir elinde sopası, öteki eliyle de duvarı tutarak, ayakları titreye titreye, ah vah ederek karşınıza gelir. Ağlayarak niçin söylemiyorsun? Bu ne iştir başımıza geldi? Bu ne belâdır acaba? Bu gün güneş doğmadan, bir başka şey doğdu, diye sızlanmaya başlar. Evet ben de aynı şaşkınlık içindeyim, niçin gündüz olmuyor? Sen görüyorsun, kuşluk vakti her taraf aydınlık içinde. Sana bunu yüz bin defa söyleseler ancak onlarla alay eder ve gülersin. Bu gün mümin olan yoksun değildir, ama mümin kimdir?

Bir an için meyhaneye ‘uğrayalım, oradaki biçareleri görelim. Allah’ın yarattığı o zavallı kadıncıkları ziyaret edelim. İster iyi ister kötü olsunlar, onların haline bakalım. Kiliseye de uğrayalım, onları da gözden geçirelim. (M. 354) Benim işime kimse takat getirmez. Onu ancak ben yaparım. Taklitçiye bu işte bize uymak gerekmez. Doğru sözdür: Taklit ehline uysallık yaraşmaz.

Oğlundan çok şikâyet ediyordu. Dilimin ucuna geldi, sonu iyi olur dedim, çocuktur, çocukluktandır bu yaptığı şeyler. Yoksa aslında bilerek değildir. Nasıl ki koruk ile ham erik acımtırak ve ekşidir. Bu vasıflar, koruğun henüz tazeliğinden ve eriğin hamlığındandır. Aslından değil. Ama aslında ekşi kokan koruk da vardır ki taş gibi sert kalır, hiç tatlılaşmaz. Ancak gerektir ki koruk daima güneşin önünde olsun.

Allah’ın öyle kulları vardır ki, hiç kimse onların çektiği cefaya güç yetiremez. Her zaman onların doldurduğu sürahiden içenler bir daha kendine gelemezler. Başkaları sarhoş olur, dışarı kaçarlar, ama o küpün başında oturur.

Biri gelir bana yemek yemenin usullerini öğret, çünkü bana bu iş pek zor geliyor, rahatsızlık veriyor, der. Cevap verdim, yemek öyle yenmelidir ki sen onu incitesin, ama o seni incitmesin. Öyle ye ki sen ağırlığını ona yükleyesin. Yoksa o ağırlığını sana yüklemesin!

Dedi ki: Simdi sizinle birlikte yiyelim. Ben ye demem, bende o velilik yoktur. O velilik ancak Allahtandır ki, bu acıları ben verdim sen çek, bunu yine ben onarırım, der.

Allah bana bilgi vermiştir. Eğer ben bu yiğitliği yapmasam o zavallı mide bir gün, bir gece sıkıntı çeker, ben de onun ıstırabına çalışmış olurum. Mevlâna’nın halka hitap yoluyla söyledikleri bana ait değildir. Ben onun benimle olan ilişkisini bilirim. (M. 355) Eğer kaşını eğerse anlarım ki bana değildir. Çünkü Mevlâna’nın benimle olan ilgisini açıkça görüyor ve biliyorum ki o yüz ekşimesi başkalarının işi içindir. Ben nasıl sevinçli olabilirim? Bütün âlem gamlı olsa bile beni hiç mi hiç ilgilendirmez. Ama gamlı zamanımda da istemem ki hiç kimsenin gamı bana bulaşsın.

Reklamlar
Kategoriler:makalat
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: