Kalp sahibi olanlar buyursun…


Rum’da mektepdârlık yaptığı da bilinen Şems’e çok sık yer değiştirdiği için “Şems-iperende” (Uçan Şems) de denilirmiş.Daima siyah bir aba giyen, tacir kılığın dolaşan ve uğradığı yerlerde hanlarda ve kervansaraylarda konaklayan Şems, şeyhinden ayrıldıktan sonra devrindeki birçok şeyhle görüştüğünü belirtir. Fakat Şems’e göre derûnundaki sırrı ilk şeyhi Ebubekir de dâhil Mevlânâ dışında hiç kimse görememişti. Şems’i, Tebriz’den ve şeyhinden ayırarak yolculuğa çıkaran da kimsenin erişemediği bu sırra mahrem arama iştiyakıdır. Döneminde görüştüğü meşhur birçok şeyhin, kendisini tatmin edemediğini açıkça ifade eden Şems,Mevlânâ ile buluşmadan önceki serüvenine ilişkin şöyle der:

 “Şeyh bulma isteğiyle Tebriz’den çıktım ama bulamadım.

 Gerçi âlem boş değil,belki bir şeyh vardır.

Hatta derler ki filan şeyh,

 müridinin haberi olmadan ona hırka giydirirmiş, saltanat ihsan edermiş.

 Böylesine de rastlamadım.

Kaldı ki böyle şeyh denilen kimselerin durağıyla,

 şeyhlik arasında yüz bin yıllık yol var-dır.

Ancak sonunda Mevlânâ’yı bu sıfatta buldum.”

Mizacının Tasavvufî Meşrebine Etkisi

Bir insanın temel kişilik özellikleri, hiç şüphesiz düşünce dünyasını da etkiler.Tecrübî bir alan olması nedeniyle bu etki tasavvufta daha barizdir. Süjenin faal olduğu bu alanda sûfînin tasavvufî meşrebinin mizacıyla yakından ilgisi vardır. Değişik tasavvufî ekollerin oluşumunda ve mevcudiyetini sürdürmesinde başlıca âmillerden birinin mizaç farklılığı olduğunu söyleyebiliriz. Buna binaen Şems’in tasavvufî meşrebinin şekillenmesinde etkili olduğuna kanaat getirdiğimiz mizacı üzerinde ana hatlarıyla durmak istiyoruz. Yaşamı hakkındaki bilgilerden, söz ve diyaloglarından Şems’in yalnızlığa meyyal bir kişilik yapısında olduğu anlaşılmaktadır. Toplumda kendisine yakın hissedip dost edindiği insan sayısı hayli sınırlıdır. Yaşadığı toplum tarafından anlaşılmak bir yana Şems’e göre babası dahi onun haline yabancı kalmıştır. Şems, bununla ilgili bir anekdotta çocukluk dönemiyle ilgili bir hatırasını nakleder: “Hz. Muhammed’e (s.a.v.) duyduğu yoğun muhabbetten nâşî, çocukken Şems’tegarip bir hal baş gösterir. Bu hal neticesinde yeme-içmeden kesilir. Babası dâhil kimse Şems’deki bu hali anlayamaz. Şems’in durumundan endişelenen babası şöyle der:

“Senin bu gidişatının sebebi ne bilmiyorum. Sen deli, divane değilsin.Bakıyorum, ama bu tasavvuf yolunda ilerlemek için gerekli olan nefis terbiyesive riyâzât da sende yok. Senin bu halin ne olacak?”

 Şems de babasının bu sözüne, kendisi ile onun durumunu mukayese eden şu benzetme ile karşılık verir:

“Bir tavuğun altına bir kaz yumurtası konulur. Kaz yavrusu yumurtadan çıkıp biraz büyüyünce su kenarına gelir ve hemen suya atlar. Ana tavuk, yavrunun etrafında çırpınır; ama o kümes kuşudur, onun suya girmesine imkan yoktur. İşte seninle ben de böyleyiz, ey babacığım! Ben yüzeceğim bir derya görüyorum. Benim yurdum o deryadır.”

Şems’in yalnızlığa meyyal kişilik yapısının onun tasavvufî meşrep ve yaşantısında belirgin hale getirdiği hususiyetlerden biri insanlardan bir beklenti içinde olmamasıdır. Bu konuda tamahsızlığı ile övünen Şems’e göre insanlardan ayrılık onda bir eksikliğe sebep olmaz. Hatta hayatında en ziyade yer eden biricik dostu Mevlânâ için dahi yeri geldiğinde bunu söylemekten çekinmez. Şems’in Konya’dan ilk ayrıldığı dönemle ilgili söylediği anlaşılan şu sözü bunun tipik bir örneğidir:

“Ben teklifsiz, pervasız bir adamım; ne Mevlânâ’nın ayrılığından bana bir zahmet ne de ona kavuşmaktan bana bir sevinç gelir. Benim bir şeyden hoşlanmamda incinmem de yaratılışımın gereğidir. Şimdi benimle yaşamak zordur. Nasıl ki Musa Peygamberin dileği Allah’a karşı duyduğu arzu ve istek ateşinden, aşk tutkunluğundan idi. Yoksa Hızır’la buluşmak için değildi.”

Şems’e göre bu tür bir yalnızlık onun tasavvufî  irşâd vazifesinin gereğidir.

“Benim bu âlemde cahiller ile bir işim yok; ben onlar için gelmedim”

 Diyen Şems’in davranışları da halkı kendisinden uzaklaştırmaktadır. Mevlânâ ile Şems’in insanlara karşı muamelesini mukayese eden şu ifadeler, dönem halkının Şems’e bakışı yanında onun bu konudaki mizacına da ışık tutmaktadır.

 “Özür diliyorlar ve diyorlar ki, Mevlânâ bizimle birlikte olduğu zaman güler,bizi hiç suçlamaz, şu işi çabuk yap veya bir iş gör diye zorlamaz, ses çıkarmaz,hiçbir şeye kesin karar vermez ve bizi tehdit etmezdi. Eğer Şemseddin de böyle yapsaydı o bizim gelmemizi engellemezdi. Çekinceyle aktarılan bu eleştiriye Şems’in cevabı nettir:

“Ben bu fikirdeydim ve bu maksatla geldim. Eğer müritlerde vefa varsa bu olur, yoksa olmaz.”

 Şems’in şu izahı da hem halkın onunla ünsiyet kuramayışının nedenini hem de onun söz konusu tasavvufî misyonunu mezceder mahiyettedir:

“Bu halk benim sözlerime alışamamakta haklıdır. Bütün sözlerim Kibriyâ yönün-den gelmektedir… Fakat bu ululanma Allah hakkında utanç verici bir şey değildir. Nasıl ki ‘Allah mütekebbirdir.’ derler. Doğru söylerler, bunda şaşılacak nevardır?”

 Şems’in mizacının diğer bir özelliği, açık sözlü oluşudur. Bildiği doğruları kimseden çekinmeden açıkça ve keskin bir üslupla dile getirmesidir. Şems’e göre onu toplum içinde yalnızlaştıran da bu özelliğidir. Bu özelliğini değişik vesilelerle dile getiren Şems örnek olarak alıntıladığımız şu ifadelerinde şöyle der:

“Ben doğruluğa başladıktan sonra beni dışarı attılar. Eğer tam doğruluk gösterecek olsaydım beni bir hamlede bütün şehirlerden sürer, kapı dışarı ederlerdi.”

 “Bizimle büyükler arasındaki fark şudur ki, bizim içimiz ne ise dışımız da odur.”

 “Bize bir şey söylemek isteyen kimse de bizim gibi olmalıdır. Böylece açık söylemelidir… Sözü yorumsuz ve açık söylüyorum. Aramızdaki ayrılığın bir sebebi varsa budur ancak.” Şems’in açık sözlülüğünü ve keskin üslubunu örneklendirmek amacıyla kendisiyle ilgili o dönemde yapıldığı anlaşılan velî midir, değil midir tartışmasına ilişkin değerlendirmesine yer vermek istiyoruz:

 “Onlar bana nereden çattılar da ‘Bu velîdir, velî değildir.’ diye tartışmaya başladılar. Ben velî olayım olmayayım bundan size ne?”

Bu sözlerinin ardından Nasrettin Hoca’nın konuya uygun düşen şu fıkrasını anlatır: “Hoca’ya demişler: ‘Hele şu tarafa bak tepsileri götürüyorlar’. Hoca ‘Size ne?’demiş. ‘Ama sizin eve götürüyorlar.’ dediklerinde Hoca: ‘O zaman size ne?’ demiş. Ben de şimdi ‘Size ne?’ diyeceğim. İşte bu sebepten dolayı halktan kaçmaktayım.” Üslubunun anılan özelliği nedeniyle insanlarla pek anlaşamayan Şems, bu yönüyle kendini aynı vasıftaki bir sahabiye benzetir. Konya’dan ayrılmak zorunda bırakılış süreci ile o sahabinin Hz. Peygamber’in irtihalinden sonra şehirden uzaklaştı-rılma sürecini kıyaslar. Şems bu sahabinin ismini tasrih etmese de bahsettiği sahabinin Ebu Zer el-Gifarî olduğu anlaşılmaktadır.

Açık ve doğru sözlü olmak pek tabi sahip olunması gerekli bir erdemdir. O halde Şems’in doğru sözlü oluşu insanları neden rahatsız etmekte ve onları kendin-den uzaklaştırmaktadır. Şems’e göre bunun gerekçesi; insanların genelde övülüp methedilmeyi arzulaması, yanlış ve kusurlarının dile getirilmesinden de rahatsızlık duymasıdır. Şems’in kimseden çekinmeksizin açık yüreklilikle dile getirdiği bu yöndeki keskin eleştirilerine çoğu insan bu yüzden tahammül gösteremez.

 Şems bununla ilgili şöyle der:

 “Nihayet sana bir çift söz söyleyeyim: Bu halk nifak yollu konuşmaktan, iki yüzlülükten hoşlanır. Doğru sözden ise sıkılırlar. Birine desem ki: ‘Sen çağımızın tek büyük adamı, biricik şerefli insanısın.’ Şüphe yok ki hoşuna gider. Ellerimi yakalayarak ‘Sizi çok özlemiştim, kusurum çoktur.’ gibi iltifatlarda bulunur.Halbuki geçen sene aynı kişiyle dosdoğru konuşmuştum. Bana düşman oldu. Buşaşılacak bir şey değildir. Çünkü halk ile ikiyüzlülük yönünden geçinmek ister.Ta ki onlarla birlikte hoşlukla vakit geçiresin. Ama böylece doğruluk yolunututtun mu dağlara, kırlara kaçmak gerekir.”

 Şems’in yukarıdaki gerekçe ile çevresindekilerden aldığı tepkilerden içerleyip şikayet ettiği de söylenemez. Çünkü kötülüğe iyilikle mukabele etmenin kendisini manen daha da yücelteceği kanaatindedir. Bir sohbetinde bu vasfını şöyle ifadeeder:

 “Benim öyle bir huyum vardır ki bana sövenlere de dua ederim. Allah hidayet versin, onları doğru yola yöneltsin derim. Yüce Allah’ım ona bu halinden daha iyi bir hal ver ki sövüp sayacağı yerde bir sübhânallah desin, tesbihte bulunsun.Seni ansın ve ilahî âlemle meşgul olsun!”

 Şems’in tasavvufî meşrep ve yaşam tarzında etkili önemli bir diğer özelliği sahip olduğu tasavvufî neşvenin de etkisiyle meselelere toplumun baktığı zaviyeden ziyade eleştirel tarzda bakmasıdır. Bu eleştirel üslup açık sözlülükle birleşince insanların Şems’ten uzaklaşmasına kimi zaman nefretine sebep olmaktadır diyebiliriz.Şems’in tasavvufî meşrep ve düşüncelerinin anlaşılmasında önem arz eden eleştirel üslubuna daha etraflıca bakmakta yarar görüyoruz. Şems’in genelde eleştirdiği insan tipleri ve konular nelerdir, sorusuna cevap aramaya çalışalım. Şems’in eleştirilerinden nasibini alan başlıca insan portrelerinden biri, dış görünümü itibariyle iyi ve dindar görünen ancak iç dünyasını tezkiye etmede aynı hassasiyeti göstermeyenlerdir. Bu tür eleştirilerinin amacı amellerin riyâ ve gösterişten arındırılıp ihlâsla yapılmasıdır. Şems’e göre iç dünyasını ıslah etmemiş birinin iyi görünümlü amelleri, onu Hak’tan perdeleyebilir. Buna mukabil işlenen bir günah, sahibinin vicdanında kötülük olarak mahkûm edilirse o kişiye kurtuluş yolunu açabilir. İnsanların muttali olduğu kötü amelinin müeyyidesine çarptırılan biri yaptığının kötülük olarak idrakine varır da yaptığından vazgeçerse tövbesi ona kurtuluş yolunu açabilir. Diğer yandan dış görünümü itibariyle iyi görünmesine rağmen insanların muttali olmadığı iç dünyasındaki kötülükler o kişiyi daha kötü bir duruma sokabilir.Çünkü içteki kötülükler, zâhiren iyi gibi görünen bir amelle sürekli saklanmaktadır.Bu yüzden Şems’e göre ahlakî inşa ve ıslah daima özü hedef almalıdır. Şems’in eleştirilerinden döneminin bazı tasavvuf erbabı ve şeyhleri de nasibini alır. Döneminde şeyhlik yapan bazı insanları tekkede bağış bekleyen, dünyayı kalbinden çıkaramamış zavallılar ve sahte şeyhler diye eleştirir. Şems, ma’rifet gibi çeşitli tasavvufî terimlerin şöhret ve prestij sağlamak amacıyla dillerde dolaştığını ancak çok az sayıdaki insanın bu lafızların mahiyetine vakıf olduğunu belirtir. Bu yüzden döneminin bazı şeyhlerini insanları aldattıkları ithamıyla hokkabaza benzeterek hicveder. Ancak gerçek Hak dostlarının bulunduğunu da ima eder. Şems’in eleştirel üslubunu gösteren bazı ifadelerine yer vermek istiyoruz: “Bu şeyhlerin birçoğu Muhammed (s.a.v.) dininin yol kesicileridir. Bütün fareler gibi bu dinin evini yıkmaya çalışırlar. Ama Allah’ın aziz kullarından öyle kedilerde vardır ki, bu fareleri temizlemeye kâdirdirler.”

“Gerçek bir âşığın eski pabuçlarının tozunu, bu zamane şeyhlerinin ve âşıklarının başına değişmem. Gölge oyuncuları gibi perde arkasında hayaller gösterenler, o sahtecilerden daha iyidir. Çünkü onların hepsi hokkabazlık yaptıklarını söylerler; oyunlarının bir yalan olduğunu gizlemezler. Bu işi ekmeklerini kazanmak için yaptıklarını açıkça söylerler. Bu yönden bu hokkabazlar, o şeyhlerden üstündürler.”

Mevlânâ’nın da sâlikleri sahte ve mukallid şeyhler konusunda sıklıkla uyardığını biliyoruz. Misâl olarak bu uyarılarından bir kaçına yer vermek istiyoruz:

 “Her yanda bir gulyabani, seni çağırır, ‘Kardeş, gel, yol istiyorsan işte buracıkta’diye davet ederler. ‘Sana yol göstereyim, senin mülayim yoldaşın olayım. Bu ince yolda ben sana kılavuzum’ der. Fakat o ne kılavuzdur, ne de yol bilir. EyYusuf, o kurt huylunun yanına az git

“Etrafta insan suratlı birçok “İblis” var. O hâlde her ele el vermek ve bağlanmak doğru değildir.”

Şems’in bu konuyla ilgili yaptığı örneklendirme tepki çekecek türden bir eleştiri ihtiva etmektedir. Şems, mihrapta namaza durmuş fakat zihnen dünya işleri ile meşgul birinin bu yaptığını meyhanede zina edenle mukayese eder.Yine benzer bir eleştirisinde döneminin şeyhlerini din vurguncuları diye niteler.

 “Kendine gel, ceylan, aslandan nasıl kaçarsa böyle kişilerden öyle kaç! Ey bilgili yiğit, sakın onun yanına gitme”

Şems’in yoğun eleştirilerine konu olan bir diğer husus nakilci ilim anlayışıdır.Döneminin âlim ve şeyhlerini bu hususta eleştirir. Önceden yaşamış büyük âlimlerin eserlerini tetkik edip onların sözlerinden ibaret bir ilim anlayışını nakilcilikten ibaret görür ve kınar. Şems’e göre kişinin bilgi pınarı kendi iç dünyasından coşmalıdır. Kişinin kendi iç dünyasının tecrübeleriyle yoğrulup içselleştirilmeyen, sadece aktarılmak için ezberlenen bilgilere pek itibar etmez. Bu tür bilgi aktarımında bulunan birine şöyle der:

 “Ben ondan söz aktarırsam ben, ben değilim demektir. Şimdi söyle başka neler aktarıyorsun? Bugün onlar ne işe yararlar? Ne dine ne de dünyaya yarayan soğukve donuk şeyler.”

 Bir şeyhi yine bu meseleden dolayı şöyle eleştirir:

“Görüyorsun ki konuştukları hep şundan bundan aktarma ve yapmacık şeylerdir. Ya bir hadis, ya bir hikâye yahut bir şiirini anlatır. Kendinden bir şey konuşmaz. Kendi keşif ve vâridâtından bir şeyler anlat, bir şey söyle diyorum.”

 Kendi söylediklerine ilişkin de şöyle der:

 “Ta içimden gelen bu sözler hiçbir zamanda söylenmiş sözlerden değildir.”

 Şems’e göre kendi gönül ilhamıyla konuşamayan biri ilmin hakikatine erişmiş sayılamaz. Nitekim tasavvufî düşüncede insan, kendi içinde tüm varlığın bilgisini barındıran eşsiz bir bilgi hazinesidir. Bu yüzden nakilcilikten ibaret bir ilim anlayışı Şems’e göre insanın kendi bilgi hazinesinden cehaletinin göstergesidir. Buna binaen şöyle der:

“Sen insanoğlusun! Nasıl olur da sen de konuşmazsın? Dile gelmezsin? Ancakbütün sözlerin, bazı kocakarı hikâyeleri; Arap şiirleri! Hep bu! Şimdi kendi söz-lerin nerede?”

 Şems’in bir dergâhtaki posta oturma töreni esnasında mecliste hazır bulunan Konya’nın ileri gelen âlim ve şeyhlerine söyledikleri, onun bu konudaki tavır ve düşüncesini yansıtmaktadır. Törende konuşulan mevzuları uzun süre dinleyen Şems,sonunda dayanamaz ve oradakilere şöyle der:

“Ne zamana kadar şundan bundan rivayet edip övünecek ve atsız eyere binip erlerin meydanında koşacaksınız? İçinizde: ‘Kalbim bana Rabbimden bu haberi veriyor’ diyecek kimse yok mu? Ne zamana kadar başkalarının asasıyla kör topal

yürüyeceksiniz? Hadisten, tefsirden, hikmetten ve saireden naklen söylediğiniz sözler o zamanda yaşayan ve her biri kendi döneminde erlik makamında oturan erlerin sözleridir. Onlar kendilerine gelen hallerden anlatırlardı. Mademki bu dönemin erleri sizsiniz o halde sizin sırlarınız ve sözleriniz nerede?”

Şems’in ilimde içselleştirme ve ilmî meselelere daha üst bir zaviyeden gönül perspektifiyle bakılması gereğine ilişkin yaptığı vurguyu Mevlânâ’da da görüyoruz.Mevlânâ’ya göre gönül, sonsuzluğa açılan bir menfez kabul edildiğinden sûfînin tüm ilim ve irfânının kaynağı gönül olmalıdır. Mevlânâ bu konuda şöyle der:

 “Bu âlem bir testidir, gönül de ırmak suyuna benzer. Bu âlem odadır, gönülse görülmedik ve şaşılacak şeylerle dolu bir şehir!”

“Sûfînin defteri, harflerin yazılmasından meydana gelen karalama defteri değildir. Ancak kar gibi bembeyaz ve temiz gönüldür.” Şems, döneminin ilim erbâbını eleştirirken ilmin temel gayesinin maddî beklenti olmaması gereği üzerinde durur. Şems’e göre ilim tahsilinin nihaî hedefi varoluşla ilgili insanî sorunlara anlamlı cevaplar ve çözümler bulabilmek olmalıdır. Bu ise ilmin yüce bir gaye için tahsiline bağlıdır. Aksi halde Şems’e göre sırf maddî beklentilere dönük yapılan ilim tahsili, istifhamları artırır ve kişiyi daha derin zihnî körelmelere sevk eder. Şems’in bu konudaki eleştirileri iddialı ve çarpıcıdır: “Arap dilinde yemin için kullanılan üç harf vardır. Vav, be, te. Bu üç harf ile deyemin ederim ki, vallahi, billahi, tallahi, şu medreselerde tahsil görenler, hep birmansıb sahibi olalım, bir medrese elde edelim, derler. İyi duygularla hareket etmek gerekirse bunlar oralarda bir yer kapmak için çabalarlar. Halbuki bunlara sormalı: Dünya lokması için ne diye ilim tahsil edersin? Bu ip insanı o kuyudan çıkarmak içindir. Yoksa yapışıp da başka kuyulara inmek için değil. Sen daima,acaba ben kimim, diye düşün. Hangi cevherdenim, niçin geldim, nereye gidiyorum? Aslım neredendir, şu anda neredeyim, yüzümü nereye çevireyim?”

Şems’in halka yönelik eleştirilerinin mihverini ise taklide dayalı dindarlık teşkileder.40 Kimi eleştirilerinde taklit ehlini Müslüman saymanın doğruluğunu dahi sorgular.

Döneminin sûfîlerine özgü belirli kıyafetleri giyinmek yerine Şems’in keçeden yapılma siyah bir aba giyindiğini ve tüccar kıyafetiyle dolaştığını kaynaklar nakleder. Bir sohbetinde Şems, bu tarz giyiminin nedenini Cenab-ı Hakk’ın tecellîlerini almaya liyakat kesb edip arınmış insân-ı kâmili ifade eden ayna sembolüyle şöyle izah eder:

“Vücut aynamı dünyadaki gözlerden bir keçeye sarılarak gizlerim. Böylece halimi gayb örtüsü ve Allah’ın gayret kubbeleri altında saklarım.”

Şems’in gezip konakladığı yerlerde kervansaraylarda ikamet etmesi melâmetneşvesiyle ilgilidir. Şems, tekke yahut medrese yerine kervansaraylarda konaklamasının gerekçesini bir sohbetinde

 “Ben garibim, gariplerin yeri de kervansaraylardır”diye ifade eder

Bu tavrın Şems’in bilinçli bir tercihi olduğunu, halk içinde şöhret bulmak istemediği için böyle davrandığını ilgili ifadelerinden anlıyoruz. Çünkü şöhreti sağlayan unsur mal, güzellik, ilim vs. gibi surete ilişkin herhangi bir şey olabileceği gibi melâmet neşvesi ağır basan sûfîlere göre şöhret afeti, kişinin mânevî derecesiyle halk içinde edindiği itibara duyduğu hazdan da kaynaklanabilir. NitekimŞems’e göre has kulların perdesi kendi ibadetlerini, sevap ve kerametlerini görüp bunlara itibar etmeleridir. Kişiyi Hak’tan perdeleyen bu engeli aşmanın ve hakikate bihakkın vukufiyet sağlamanın yolu kişinin nazar ve beklentisini tümüyle halktan Hakk’a yöneltmesinden geçer. Şems buna işaretle der ki:

“Hz. Muhammed’in (s.a.v.) yolunun ne olduğunu anlayabilmek için bir gün şeyhliği de ululuğu da baştan atmak gerekiyor.”

Melâmet neşvesi ağır basan diğer sûfîler gibi Şems de ibadetlerde riyâ tehlikesiüzerinde önemle durur. Sipehsâlâr’ın aktardığına göre Şems, kerametlerinin ortaya çıkmasından ve mânevî hüviyetinin halk içinde anlaşılmasından son derece rahatsızlık duyardı. Şöhretten sıkıldığı için insanlarla birlikte olmaktan kaçınır ve tâcir kıyafetinde dolaşırdı. Yerleştiği bir yerde mânevî hâlinin anlaşılıp şöhret bulacağını anlayınca hemen o şehirden uzaklaşırdı.Bununla ilgili aktarılan bir anekdotta ikamet ettiği bir yerde riyâzât hâlinin anlaşılması üzerine oradan hemen ayrıldığı kaydedilir.

 Esasen Şems, imkânı olsa mânevî hüviyetini herkesten gizleyerek bir yaşam sürdürme arzusundadır. Bunu kendi mizaç ve meşrebine daha yakın görmektedir.Mevlânâ ile görüşünceye kadar hiç kimsenin Şems hakkında bilgisi olmadığını aktaran Sipehsâlâr, şöhret bulduktan sonra da Şems’in sırlarının hakikatine Mevlânâ dışında kimsenin erişemediğini belirtir. Buna binaen belki bir tarih retoriği sayılabilir ancak şu değerlendirmede bulunabiliriz. Şayet Şems, Mevlânâ ile karşılaşmamış olsaydı tasavvuf tarihinin meçhul şahsiyetlerinden biri olarak kalmış olacaktı. Ancak anlaşılan o ki Mevlânâ ile görüşme iştiyakı ve Mevlânâ’nın sahip olduğu şöhret,Şems’in de gizli kalmasına müsaade etmemiş onu da meşhur bir velî haline getirmiştir. Bu hususu Şems bir sohbetinde şöyle ifade eder:

“Ben şimdi Hakk’ın velîlerinden halktan gizli yaşayan o topluluktan söz açmak istemiyorum. Onlar böyle imkan buldular, böyle yaşadılar, geçip gittiler. Ben dededim ki: Mevlânâ’dan başka hiç kimse ile konuşmayayım, yalnızca Mevlânâ ile sohbet edeyim.”

Şems’in tasavvuf anlayışındaki melâmet neşvesi, Mevlânâ’yı derinden etkilemiş ve tasavvuf anlayışını şekillendirmiştir. Mevlânâ, yukarıdaki bahse ışık tutan bir ifadesinde mânevî hüviyetleri ile ünlenen velîlerin şöhretlerinin kendi istek ve arzularıyla şöhret peşinde koşarak değil, tabiî süreçte meydana gelen olaylarla veya bir başka velînin ortaya çıkarmasıyla vuku bulduğunu belirtir. Şems ile bir emir arasında geçtiği belirtilen bir diyalogda Şems’in bu özelliğine işaret edilmektedir. Nakledildiğine göre Şems ve arkadaşları yolda yürürken maiyeti ile birlikte bir emire rastlarlar. Emir, Şems’i görünce atını durdurup bir müddet Şems’e bakar. Sonra da ağlayarak hareket eder. Şems de “Kullarını nimetle ta’zibeden Allah ne yücedir.” der. Yanındakiler Şems’e bunun nedenini sorunca Şems şöyle der:

“Bu emir gizli velîler zümresindendir, bu kıyafet içinde velâyetini gizlemiştir.Beni görünce ibadet ve sülûk yolunu emirlik vazifemle pek bağdaştıramıyorum,bu görevden ayrılıp rahatça kulluk ile meşgul olabilmem için duada bulun, diye benden rica etti. Ben de münacatta bulununca onun velâyet nurunun emîrlik ile birlikte bulunması gerektiği işaret edildi. Bunu anlayınca inleyerek hareket etti.”

 Allah âşıklarını üçlü bir tasnifle ele alan Sultan Veled ilk aşamada Hallâc-ıMansûr gibi velîleri sayar. Son aşamada yer alan âşıkların mânevî hüviyetinden ise kimsenin haberdar olmadığını söyler. Şems’in de bu mertebedeki âşıklardan olduğunu kaydeder. Şems’in birçok sohbetinde Allah’ın kubbesi altındaki gizli velîlerden olduğuna işareti, Sultan Veled’in Şems’le ilgili bu değerlendirmesini teyitetmektedir.

Mânevî Hüviyeti Mevlânâ’nın Şems ile ilgili övgülerine onun şiir ve gazellerini okuyanlar aşinadır. Mevlânâ’nın Divân’da Şems mahlasıyla yazdığı şiirlerde Şemseddin, ma’şukıMutlak’ın tam bir tecelligâhı, yer yer O’nun yerine kaim bir halifetullahtır. Bu üsluba aşina olmayanlar için resmedilen bu mazhar, insandan çok bir ilah tasvirini andırmaktadır.Şems’in Makalât’daki sohbetlerinde mânevî hüviyetine ve mertebesine ilişkin anlatılardan genel bir yargıya varmak mümkündür. Şems, çocukken yaşadığı bir vakıasını Mevlânâ’ya anlatır. Çocukken Allah’ı, melekût âlemini, ulvî ve süflî âlemin birçok gaybını müşahede ettiğini, diğer insanların da bunları gördüğünü zanneder.Bu konuda başkalarıyla konuşmaya çalışır. Şems’in bu haline muttali olan şeyhi Ebubekir Sellebâf, yaşadığı bu hâlleri insanlara söylememesi hususunda Şems’etenbihte bulunur. Yine Bayezid-i Bistâmî’nin bir vakıasını anlatırken Şems, kendi durumuyla ilgili bilgi verir. Allah’ı müşahede ettiği yüce bir makamda Bayezid’e ne istediği sorulunca Bayezid Allah’tan yine O’nu ister. Bistâmî’nin bu vakıasını aktaran Şems kendisinin bu hali çocukken yaşadığını ve bunun çocukken çok az kişiye nasip olduğunu belirterek şükreder. Mevlânâ, Sultan Veled’le Şems hakkında konuşurken Şems’in mânevî mertebesiyle ilgili yukarıda aktarılan vakıalarla paralellik arz eden bir değerlendirmede bulunur. Şems’in sahip olduğu ledünnî ilmin Şems’in taat ve riyâzâtı sebebiyle değil beşikteyken Hz. İsa’ya verilen hikmet gibi ezelden verildiğini söyler. Şems, dönemindeki şeyhleri eleştirdiği ve Mevlânâ dışında hiçbirinde aradığını bulamadığından bahsettiği bir sohbetinin devamında kendi pirinin doğrudan Hz.Peygamber olduğunu şöyle dile getirir:

“Herkes kendi pirinden söz eder. Bize ise Hz. Peygamber (s.a.v.) rüyada hırka giydirdi. Fakat bu iki gün sonra eskiyip yırtılacak, külhanlara atılacak veya bulaşık silinecek hırkalardan değildir. Bilakis sohbet ve yoldaşlık hırkasıdır. O sohbet de akıllara sığan bir sohbet değil belki dünü bugünü, yarını olmayan bir sohbettir.” Mevlânâ, kâmil mürşidlerin insanları olgunlaştırmadaki farklı usullerindenbahsederken az sayıdaki bazı mürşid-i kâmillerin irşâd metodunun bakış (nazar) olduğunu söyler. Ehil ve mukadder olanın kalbinde diğer mürşidlerin uzun sürede yapamadıkları tesiri Mevlânâ’nın ilahî kimya sahipleri diye nitelediği bu kâmil insanlar, bazen bir bakışlarıyla yapabilecek kudrete sahiptirler. Bu bakış Allah’ın takdiriyle sâlikin benliğinde dönüştürücü bir tesir icra eder. Mevlânâ bu tür velîler hakkında sâliklere şöyle seslenir:

 “Ne vakte kadar ikbal sahibi olmayanların yanına gidip duracaksın? İkbal sahiplerinin sohbeti, kimya gibidir. Onların nazarına benzer bir kimya nerede?Ahmed’in nazarı Ebubekir’e erişti; o bir tasdikle Sıddîk oldu.” Konuyla ilgili ifadelerinden anlıyoruz ki Şems’in irşâd metodu Mevlânâ’nın yukarıda tavsif ettiği velîlerinki gibi nazar ve sohbettir. Şems bir sohbetinde kendi irşâd usulünün bu temel özelliğini ok teşbihiyle ifade eder. Cenab-ı Hakk’ın oklarına sahip olduğunu belirterek şöyle der:

 “Bu okun isabet ettiği kişi, ne bahtiyar biridir. Ancak bu oklar Hakk’ı bilenler içindir. Okluğumda daha nice oklar var ama bunları atamıyorum… Oklukta kalanların da başka işleri var.”

İrşad metodunun bu özelliğini Şems, ser levha olarak yer verdiğimiz şu sözünde açıkça ifade eder:

“Benim varlığım öyle bir kimyadır ki bakır üzerine dökmeye hacet yoktur. Bakır benimle beraberken altın olur. Kimyanın kemali de işte böyle olmalıdır.”

 Mevlânâ’dan nakledilen bir rivayette bir zatın yıllarca sahip olmak istediği mânevî mertebe ve hâle Şems’in nazarıyla eriştiğinden bahsedilir.

Eflâkî, Şems’inbu vasfı hakkında şu beyti iktibas eder: “Ey oğul! Fakiri yükselten bir nazardan fazla bir şey değildir.İşte o nazar, seni yüce âleme götürür.” Şems kendi tasavvufî misyonunu, Mevlânâ’yı kemâle erdirmekle görevli birAllah dostu (merd-i Hak) olarak vazeder. Şems, Mevlânâ’nın eriştiği bazı keşif ve kerametlerin onun tabiî hayatını sekteye uğratacak düzeyde bir âdet halini almaması için kimi zaman bu keşif ve varidât üzerinde tasarrufta bulunduğundan, içten gelen bir gayretle çalıştığından bahseder. Bu hususu biraz daha tavzih etmek gerekirse şöyle diyebiliriz. Tasavvufî sülûk sürecinde bazı vakıa ve keşifler yaşayan mürid,bunları rehberine aktarır. Daha önce aynı yoldan geçmiş olan kâmil rehber, bu hâlleri temyiz ve tefrik eder; mânevî gelişimine katkısı olacağını öngördüklerine yoğunlaşmasını müridine tavsiye ederken mânen tehlike arz edenlerden de onu uzaklaştırır. Tasavvuf klasiklerinde bununla ilgili birçok diyalogdan bahsedilir. Şems’in neden kendi tasavvufî misyonuyla ilgili böyle bir değerlendirmede bulunduğunu anlayabilmek için onu Mevlânâ ile buluşturan sâikaya bakmalıyız.

Şems-Mevlânâ Sohbetindeki Sır:

 Hızır Musa’sına Kavuşuyor Mevlevî gelenekte Mevlânâ-Şems sohbeti, Kur’ân’da anlatılan Musa-Hızır buluşmasının bir benzeri olarak görülür. Mevlevî kaynaklarda Musa-Hızır prototi-pinde Mevlânâ Hz. Musa’ya, Hızır ise Şems’e nispet edilerek bir benzerlik kurulur.Sultan Veled, Şems’in Mevlânâ’ya Hızırlık ettiğini söyler. Eflâkî’de yer alan bir rivayette bizzat Mevlânâ’nın Şems’in hücresinin kapısının önüne kendi el yazısıyla

“Hızır’ın ma’şukunun makamı” diye yazarak Hızır ile Şems arasında bir nispet kurduğundan bahsedilir. Yine Musa ve Hızır’ın karşılaştıkları yer olarak bilinen ve ikidenizin birleştiği yer anlamına gelen Kur’ân-ı Kerîm’deki “mecmau’l-bahreyn” ifa-desi, Şems ile Mevlânâ’nın Konya’da ilk karşılaştıkları yere makam adı olarak verilmiştir. Mevlânâ da gerek Divân’da gerek Mesnevî’de Musa-Hızır kıssasını anmaktadır. Şems’in kendisi de sohbetlerinde Musa-Hızır kıssasını genişçe yorumla-maktadır. Bu yorumlarında Şems kendi ile Hızır prototipi arasında benzerlikler kurar. Mevlevî gelenekte Mevlânâ’nın Şems’le sohbetinin Musa-Hızır buluşmasına benzetilmesi, kanaatimizce sadece bir temsil getirmenin ötesinde bilinçli bir tercihtir. Zira kurulan bu benzerlik Mevlânâ-Şems ilişkisindeki mânevî niteliğin anlaşılmasında önemli ipuçları barındırmaktadır. Bu yüzden yapılan bu mukayeseyi tahlilde fayda görüyoruz. Öncelikle bu benzetme seyr ü sülûkla ilgili bir aşamayı hatıra getirmektedir.Sûfîler velâyet makamları arasında “makâm-ı Hızır” denilen bir makamdan bahsederler. Buna göre seyr ü sülûkta ilerleyip velâyet ihsan edilen ve velâyetin çeşitli aşamalarını aşarak bu makama gelen kişiye görünen Hızır, ilm-i ledün tabir edilen bilgi türünden bazı sırları ona talim eder. Değişik ekollere mensup birçok sûfî büyüğünün vakıalarında Hızır ile sohbetine dair rivayetlere rastlamak mümkündür. Bu yüzden Şems-Mevlânâ sohbetini tasvir için Mevlevî gelenekte yapılan Musa-Hızır benzetmesi, Mevlânâ’nın Şems aracılığıyla ledün ilminin sırlarıyla tefeyyüz ettiği velâyet makamına da işarettir diyebiliriz.

Mesela Şems’in bu kıssayı anlatırken Hızır’ın Musa’dan ayrılması üzerine istişhad ettiği şiir ve Konya’da kendisine karşı gösterilen muamele nedeniyle Tebriz’e gitmesi olasılığından sözetmesi bunlardan biridir.

Batınî sayılabilecek bu işaret yanında söz konusu mukayese ile ilgili göze çarpan zahirî bazı benzerlikler de söz konusudur. Şems’in döneminin toplumsal normlarına genellikle zıt hareket etmesi, pek fazla kişiyle arkadaşlık etmeyişi, genelde yalnız oluşu gibi özellikleri, yaptıklarından dolayı kendini insanlara ve onların teamüllerine uygun bir sorumluluk içinde görmeyen Hızır’ı hatırlatmaktadır.Hızır’ın dikey boyuttan yönlendirilen davranışları, yatay boyutun toplumsal teamülve normlarına zıttır, alışılagelen bilgi kalıplarının ötesindedir. Musa ve Hızır’ın arkadaşlığı Hz. Musa’nın Hızır’ın yaptıklarını sorgulaması nedeniyle biter. Hızır, yaptıklarında ilahî ilhamın gereğini yaptığı gibi Hz. Musa’nın davranışını yorumlayan İbnü’l-Arabi’ye göre Hz. Musa da risâlet makamının gereğini, bir anlamda vazifesine uygun olanı yapmıştır. Hz. Peygamber bu kıssayı anlattığı hadisinde kıssayı naklettikten sonra şöyle der: “Allah Musa’ya rahmet eylesin, çok arzu ederdik ki Hızır’ın yaptıklarına sabretseydi de aralarında geçecek maceralar (Allah tarafından Kur’ân’da) bize anlatılsaydı.”

Tasavvufî düşüncenin önemli özelliklerinden biri; dinî kaynaklarda zikredilen olay yahut kişisel tecrübeleri, Musa-Hızır örneğinde olduğu gibi, salt bir tarihsel olayın aktarımı olarak görmez. Bu tür olay ve tecrübeleri, her bir insanın deneyim alanıyla ilgili işaretleri de içeren birer numune olarak değerlendirir. Kur’an’da anlatılan Musa-Hızır kıssası diğer mü’minlere neleri işaret etmektedir? Diğer bir ifadeyleHz. Musa’nın risâlet makamı gereği sorguladığı için arkadaşlığından mahrum kaldığı ilm-i ledün sahibi (Hızır) ile arkadaşlığa tahammül edilebilirse öğrenilecek sır nedir?İşte Mevlevî kaynaklar bu soruların cevabının Mevlânâ-Şems ilişkisinde meknûz olduğunu ihsas ettirirler.Kur’ân’da tasvir edilen kıssada Hızır’la arkadaşlık yapmak son derece değerli sırlar ihtiva eden ancak tahammül edilemeyecek derecede çetin bir mihenk taşı olarak anlatılmaktadır. Hızır, Hz. Musa’yı “Benimle arkadaşlığa dayanamazsın.” Diye uyarır. Onun sırrına yalnızca onunla arkadaşlığa tahammül gösterip sabredenlerin muttali olabileceğine işaret eder. Şems, bu özelliği itibariyle Hızır’la benzer bir niteliğe sahiptir. Şems’le arkadaşlık kurup sohbetinde bulunmak çevresindekiler için kolay değildir. Şems ile Evhadüddin Kirmânî arasında geçen meşhur diyalog şöyledir: Şems, Evhadüddin’e makam ve mertebesini kast ederek “Ne haldesin?”diye sorar. O da mahlukata bakarak Cenab-ı Hakk’ın tecellilerini müşahede ediyorum anlamına gelen “Leğende ayı seyrediyorum.” sözüyle karşılık verir. Şems “Ensende çıban mı var ki? Kafanı kaldırıp aya bakmıyorsun.” diyerek doğrudan Cenab-ı Hakk’ın tecellîlerine bakması gerektiğini işaret eder.

Şems’in bu özelliğine ilişkin tipik bir örnek sunulmaktadır. Diyalogun sonundaŞems, Evhadüddin’e “Sana Allah erleriyle sohbete dayanamazsın demedim mi?” diyerek onun yanından ayrılır. Hızır prototipiyle benzerliği kurulan bu yönüne Şems şu sözleriyle işaret eder: “Bende öyle ateşli bir hâl var ki, hiç kimse bu duruma katlanamaz.” “Bayezid (bile) benim sohbetime ne bir gün, ne beş gün dayanabilir.” Musa-Hızır ile Mevlânâ-Şems sohbeti arasında kurulan nispette görüşme taleplerindeki benzerlik de dikkat çekicidir. Hz. Musa, ulu’l-azm bir Peygamber olmasına rağmen; doğrudan Allah tarafından özel bir bilgi türüyle (ilm-i ledün) serfiraz kılınıp şereflendirilmiş bir Allah dostu ile görüşmek, diğer bir tabirle mânevî hayretini artırmak ister. Ondaki himmet yüceliğinin göstergesi olan bu duası sebebiyle ilm-iledün sahibi bir kul ile görüşeceği kendisine ilham edilir. Uzun ve meşakkatli biryolculuktan sonra Hızır’la buluşurlar ve aralarında Kur’ân’da anlatılan olaylar cereyan eder. Kıssada bir peygamberin, risâlet görevi dışındaki bir alanla ilgili peygamber olmayan ancak Allah’ın özel bir sırrına mazhar bir kulla arkadaşlığından, böylelikle ondan bir şeyler öğrenmek isteyişinden bahsedilmektedir. Şems-Mevlânâ buluşmasının başlangıcında da benzer şekilde Şems’in yaptığı dua ve gördüğü rüya sonucunda ilahî bir ilham ve sevkle gerçekleşen bir süreçten bahsedilir. Şems bu hususu açıkça şöyle beyan eder: “Allah’a yalvardım: ‘Yarabbi! Beni kendi velîlerinle tanıştır, onlar ile sohbet arkadaşı yap!’ dedim. Rüyamda seni bir velî ile yoldaş edeceğiz dediler. Sordum:O velî nerededir? Ertesi gece bu velînin Rum diyarında (Anadolu’da) olduğunu söylediler. Bir zaman sonra tekrar gördüğüm rüyada ‘Henüz vakti gelmemiştir,her işin bir zamanı vardır.’ dediler.” Hüseyin b. Kâşân’ın anlattığı şu anekdotta Baba Kemal Cendî, Şems’e yüce bir sohbet arkadaşının ihsan edileceği müjdesini önceden verir: Hızır, Musa’ya arkadaşlıkları süresince gemiyi delerek, çocuğu öldürerek ve yıkılmış bir duvarı tamir ederek üç gizemli olay gösterirAynı şekilde Sipehsâlâr, Şems’in Tebriz’den Anadolu’ya gelişinin nedenini Şems’ten şöyle nakleder: “Şems, bir zaman ‘Senin has kullarından benim arkadaşlığıma dayanabilecek biri var mıdır?’ diye münacatta bulununca gayb âleminden ‘Sohbet arkadaşı istiyorsan Rum (Anadolu) tarafına sefer et.’ denir. Bunun üzerine Anadolu’ya gelir.” Eflâkî de benzer bir rivayeti aktarır: “Acaba bütün bu dünya ve melekûtâleminde Allah’ın has kulları içinde benimle arkadaşlık etmeye tahammül edebilecek biri varmıdır? Bunun üzerine gayb âleminden ‘Bütün kainatta Mevlânâ-yı Rûmî hazretlerinden başka senin şerefli arkadaşın yoktur.’ diye bir ses geldi. İşte onun Anadolu’ya hareket etmesine buneden oldu.” Eflâkî, II, s. 99, 100. Şems, gördüğü rüyayla Mevlânâ ile Konya’daki ilk buluşması (Ekim, 1244) arasında bir hayli zaman geçtiğini belirtir. Bu konudaki diğer sözlerindenbu sürenin yaklaşık on beş yıl gibi bir zamanı kapsadığı anlaşılmaktadır.

Tacir kılığında birçok şehir dolaşan Şems’in yolu Doğu Türkistan taraflarında Necmeddin Kübra’nın halifelerinden Baba Kemal Cendî’nin tekkesine uğrar. O esnada Lemeât müellifi Fahreddin Irakî (ö. 688/1289) de mürşidi Multanlı Zekeriya’nın tavsiyesi ile Baba Kemal’in tekkesindedir. Baba Kemal’in tavsiyesiyle Şems ve Irakî halvet amacıyla kendilerine verilen hücrelerde çileye girerler. Irakîçilede müşahede ettiği keşif ve tecellîleri şeyhine bildirirken duygularını şiir ve gazel şekline getirerek ifade eder, fakat Şems duygularını onun gibi açıklayamaz.Bir gün şeyhi “Oğlum Şemseddin, sen de Fahreddin gibi çilede hissettiğin ilahîsırlardan bir şeyler anlatamaz mısın?” deyince Şems şöyle karşılık verir: “Ben,ondan daha çok müşahede ve tecellîye şahit oluyorum. Ama o, bu işte gerekli terim ve bilgilere aşina olduğundan duygularını uygun söz ve deyimlerle anlatabiliyor, bazı sırları açıkça terennüm edebiliyor. Fakat bende bu cihet eksiktir.”Şems’in bu cevabı üzerine Baba Kemal “Allah sana öyle bir sohbet arkadaşı verecektir ki o, ilk ve son hakikatleri senin adına dile getirecektir.” der. Şems’in söz konusu arayışı ile ilgili şöyle bir değerlendirmenin yapılması mümkündür. Birçok sûfînin biyografisinde ilahî tecellîler sebebiyle yaşadığı coşkunluk ve vecd hâlinden bahsedilir. Bu coşkunluk ve kendi kabına sığamama hâlini kimi sûfîler, sahip oldukları temkin ve kudretle iç dünyalarında gizlerken, kimisi debu hâli dindiremediğinden şatahât denilen ifadelerle heyecan ve neşesini çevresindekilere yansıtır. Neşesini paylaşmak isteyen bir tabiatta yaratılan insan, bu paylaşım ve meydana gelen sinerji sayesinde güzel duygulardan aldığı hazzı artırmaktadır.Yatay boyutta gerçekleşen “sıradan” insanî tecrübelere ait bu özelliğin dikey boyutta gerçekleşen sûfî tecrübe için de kendi karakteristiğine uygun şekilde geçerliolduğunu söyleyebiliriz. Mevlânâ’nın ifadesiyle eşlerin birleşiminden yeni nesillermeydana geldiği gibi mânâların birleşiminden de yeni mânâlar ve hâller doğar. Buyüzden çoğu zaman sûfî, yaşadığı güzel ve eşsiz bir mânevî deneyimi kendini anlayabilen bir sırdaşla paylaşma ihtiyacı hisseder. Sefere çıkan sûfîlerin diyar diyar dolaşıp Allah dostlarıyla görüşmek istemesinin başlıca amaçlardan biri budur. Ancak tüm mesele sırrın söylenebileceği evsaftaki kişiyi bulabilmektedir. Şems bu sırrı paylaşacağı kişinin evsafına dair şöyle der: “Ben sırrı öyle birisine söylerim ki onu kendi benliğimde değil, kendimi onun benliğinde göreyim. Böylece kendi sırrımı, kendime söylemiş olurum.” Şems Mevlânâ’yı arayışını ve aralarındaki ilişkinin mahiyetini de belirten bir izahında bu hususa işaret eden şu değerlendirmeyi yapar: “Bu mesele elli kez dünyanın her tarafını gezerek denizleri, karaları dolaşan mü-cevher tüccarının hikâyesine benzer. Bu adam bir inci arıyordu. Geldiğini haber alan inci dalgıçları birbiri ardından koşardı. Ama aranılan incinin nasıl ve nerede olduğu tüccar ile dalgıçlar arasında gizli kalmıştı. Tüccar inciyi rüyasında görmüş o rüyaya inanmış ve güvenmişti. Aynen Yusuf Peygamber’in gördüğü rüyaya inanıp güvenmesi gibi o da bu rüyanın yorumunu bildiğinden kuyuya atıldığı, zindana tıkıldığı günlerde bile gecelerini hoş geçiriyordu. Şimdi dalgıçMevlânâ’dır; cevahir tüccarı da ben. İnci de ikimizin arasındadır.” Buraya kadar Şems’in Mevlânâ ile görüşme arzusundan ve bu yöndeki duasından bahsedildi. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki Şems tarafından açıkça ifade edildiğini bildiğimiz dua ve talebin Mevlânâ’da da karşılık bulduğu muhakkaktır.Nitekim bir sohbetinde Şems kendini “murâd” yani istenilen kişi Mevlânâ’yı ise“murâdın murâdı” olarak niteler. Bunu Mevlânâ’nın anlayışından hareketle ifade edecek olursak şöyle deriz: Susuzluktan dudakları kurumuş susuz, suyu aradığı gibi aslında su da susuzu beklemekte, onu aramaktadır. Âşık, mâşukuna özlem duyup onu aradığı gibi mâşuk daâşığını aramakta onu beklemektedir. O halde her âşık aynı zamanda mâşuktur; her mâşuk keza âşıktır. Bu yüzden Mevlânâ’da da Şems’le buluşmaya yönelik fazlaca ifşâ etmediği ancak kendi içinde meknûz bir bekleyiş ve talebin var olduğunu anlıyoruz. Babasının yanından ayrılmayan oğul Sultan Veled, Mevlânâ’nın bu süreçteki halini şöyle anlatır: “Mevlânâ hazretleri sıdk ve safa bakımından çağının teki olduğu halde,Şems’den başkasını istemiyordu. Uzun beklemelerden sonra kimsenin göremediği zatı gördü. Bütün sırlar ona gün gibi aşikâr oldu. Kimsenin işitemeyeceği sırları, ondan işitti.” Sultan Veled, babasının Şems’le sohbetinden sonraki değişimini ise şöyle anlatmaktadır: “Ansızın Şemseddin geldi, ona ulaştı. Mevlânâ’nın gölgesi, onun ışığının parıltısında yok oldu. Aşk âlemi ardından defsiz, sazsız avazını eriştirdi. Ona mâşukun hâlini anlattı. Bu sûretle Mevlânâ’nın sırrı gökleri aştı. Şems dedi ki: ‘Eğer sen bâtına bağlanmışsan ben bâtının bâtınıyım, sırların sırrıyım.’ Şems, onu öyle şaşılacak bir âleme çağırdı ki o âlemi ne Türk rüyasında gördü, ne de Arap. Üstad ve şeyh olan Mevlânâ, yeni okumaya başlamış birisi oldu da, her gün onun huzurunda ders okudu. Her şeyin sonuna ermiş iken, yeni başlayan birisi oldu. Herkesin uyduğu bir zât iken, kendisi Şems’e uydu. Gerçi yokluk bilgisinde olgundu fakat Şems’in ona gösterdiği bilgi, yepyeni bir bilgiydi.”

Mevlânâ’nın Şems aracılığıyla tefeyyüz ettiği irfânî sırların gerçek mahiyetini tabiî ki yalnızca onlar bilebilir. Ancak Mevlânâ’nın tefeyyüz edip kemale eriştiği bu yolun aynı zamanda kendi sâliklerini olgunlaştırmak için kullandığı yol olduğu malumdur. Verdiği tavsiyeler bu yola ait tasvirlerdir. Bu yüzden Mevlânâ’nın sülûk anlayışı üzerindeki Şemstesiri biz araştırmacılar için daha açık ve tespit edilebilir bir alandır. Şimdi Şems’in Mevlânâ’nın sülûk anlayışı üzerindeki tesirine biraz daha ayrıntılı bakalım. Şems’in Kâmil

Tasavvufî düşüncede asrındaki tüm velîlerin önderi olarak kabul edilen bu en kâmil Allah dostuna “kutub” denilir. Yukarıda icmâlen işaret edilen sûfî telakkiyi işleyen Şems, bir sohbetinde kendini döneminin kutbu ve Mevlânâ’nın pîri olarak gördüğüne işaret eder: “Hiç şüphe yok ki, şu âlemin yaratılışında bir maksat ve sebep vardır. Öylesine mutlu bir kimsedir ki bu sarayın içi, dışı onun için döşenmiştir. Geri kalan ne varsa onun uyruğu, onun kölesidir. Her şey onun içindir. Bu kâinat binası onun için yaratılmış, o bu kâinat için yaratılmamıştır. Nasıl ki bir zenginin aziz bir konuğu vardır, onun şerefine güzel bir konak yaptırmış, döşemiştir. Sonra o başka  bir yere göçmüştür. Bu konak boş kalır mı hiç? Aradığımız Allah yolunun yolcuları vardır… Bugün size aradığınız o Allah adamı benim dersem Mevlânâ bizden uzakta mı kalır? Onun için ne mutluluktur ki aradığını bulmuş ona erişmiştir.” Mevlânâ gibi Şems’in seyr ü sülûkla ilgili üzerinde durduğu öncelikli konulardan biri kâmil pîre duyulan ihtiyaçtır. Şems’e göre kişi sülûkta tekamüle erişmek için kendi başına ne kadar mücadele edip çalışsa da ledün ilmine erişmiş bir Allah dostunun kılavuzluğunda çalışmadan bu maksadını gerçekleştiremez. Kâmil pîrin gerekliliğini Mevlânâ da çeşitli vesilelerle vurgulamaktadır. Örnek olarak iktibas edilen şu beyitlerde Mevlânâ konuya ilişkin şöyle der: “Akıllılara bir yol gösterici lâzım; hele yol, deniz yolu olursa!” (

“Bu vâdide, bir kılavuz olmadıkça yola çıkma

 “Zamanın peygamberinden ayrılma… Kendi hünerine, kendi dileğine pek güvenme! Kılavuzsuz yola çıkınca aslan bile olsan kibir ve gurura kapılmış dalalet ve zillete uğramış olursun. Ancak şeyhin kanatlarıyla uç ki şeyhin askerlerinin yardımını göresin!”

 Kâmil pîre neden ihtiyaç duyulduğuna ilişkin gerekçe bakımından da Şems ile Mevlânâ arasında müştereklik göze çarpar. Sûfî ıstılahında “ölmeden önce ölüm”denilen iradî mevtin yaşanması için tahakkuk ettirilmesi gereken nefsin hilelerinden tümüyle kurtulma ve sülûk yolundaki diğer engeller Şems’e göre ancak kâmil pîrin yardımıyla gerçekleştirilebilir. Çünkü Şems’e göre; “Şeyhin yaptığı iş, sayılmış ceviz gibi hesaplıdır. Elbette fayda verir ve şaşmaz.” Sâlikin nefs ile mücadelesinde mürşidin hayatî rolüne ilişkin vurguyu Mevlânâ’da da bulmaktayız. Mevlânâ bu konuda şöyle der:

“Nefs, üç köşeli dikendir, ne çeşit koysan sana batar, ondan kurtulmana imkânmı var?”  “Nefsi, pîrin gölgesinden başka hiçbir şey öldürmez. O nefs öldürenin eteğine sımsıkı sarıl.”) Şems’e göre kâmil pîr, sâlike eksikliklerini gösteren bir ayna gibidir. Sâlik o kâmil prototipe bakarak kendi eksiklerini fark eder ve bunları tezkiyeye çalışır. Zira insan, zahirî varlığındaki dağınıklıkları ve kirleri aynaya bakarak fark ettiği gibi iç dünyasının çarpıklık ve hastalıklarını da gönlü her türlü mânevî kirden arınarak saf bir hale gelmiş kâmil insan aynasında fark edebilir. Çünkü eksik ve kusurları giderebilmenin öncelikli şartı bunların fark edilmesidir. Bu yüzden Şems şöyle der:

 “Bütün Peygamberlerin öğütlerinin özeti şudur: Kendine bir ayna ara.”

Pîrin söz konusu fonksiyon ve gerekliliğini Mevlânâ da benzer şekilde ayna sembolizmiyle şöyle izah eder:

 “Ayna ne içindir, ne güne yarar? Herkes nedir, kimdir, kendisini bilsin diye değilmi?” “Velînin beden aynasında kötülüklerle dolu olan mürit, kendisini görür.”

“Adamın çirkinliğini, yüzüne karşı ancak ayna söyleyebilir, çünkü onun yüzü serttir.Ayna gibi demirden bir yüz gerek ki sana çirkin yüzüne bak desin.”

“Amca, sen, kendi hâlini bilmezsin; fakat gönül sahibi yok mu; senin hâlini o bilir işte!”

Rehberiyle muamelesi hususunda sâlike tavsiyelerde bulunan Şems’e göre mürid tam olarak olgunlaşana kadar şeyhinden ayrılmamalıdır.

Zira bu ayrılık, onun olgunlaşma sürecini sekteye uğratır. Şems bu konuda şöyle der

“Mürid yani Hak yolunun yolcusu, kemale ermedikçe hevâsına uymaktan kurtulamaz. Bu yüzden şeyhin gözünden uzaklaşması onun için uygun olmaz. Çünkü soğuk bir nefes, onu, o anda dondurur; bir ejderhanın nefesi gibi öldürücü bir zehir olur. Her neye değse karartır. Ama mürid bir kere olgunlaştı mı onun şeyhinden ayrı düşmesi zarar vermez.”Mevlânâ da sâlike iyi insanlarla ve kâmil pîriyle sohbeti tavsiye eder. Ayrıca salikinavamın olumsuz duygularından kendini koruması gerektiğini Şems’in yukarıdaki teşbihiyle benzer şekilde şöyle ifade eder:

 “Nezle olup koku duyunu kaybetmemek için halkın yelinden, nefesinden bedenini ört. Onların havaları, kış rüzgârlarından da soğuktur. Örtün, bürün de burnuna girmesin. Onlar, cansız, donmuş kişilerdir. Nefesleri, karlı dağlardan gelir.” Şems’e göre sâlik, mürşidine saygıda azami dikkat göstermelidir. Sâlikin pîrine duyduğu bağlılığı vurgulamak için Şems çarpıcı bir mukayesede bulunur:

“Bir müride sordular ‘Senin üstadın mı daha iyidir yoksa Bayezid-i Bistâmî mi?’‘Üstadım daha iyidir’ dedi.” ‘Bu nasıl olur?’ diyenlere Şems gerekçeyi müridin lisanından şöyle ifade eder: “Çünkü ben vahdet ve tevhidin sırrını ondan başkasında bulamıyorum.”

Zira Bayezid-i Bistami gerçekte o kişinin üstadından çok daha yüce ve üstün bir zat olsa da o yüce zatın yüceliğinden istifade edemedikten sonra sâlik açısından bunun bir ehemmiyeti yoktur. O halde her sâlik için tefeyyüz ettiği kendi pîri sâlikenispetle sübjektif olarak o yüce zattan daha üstün kabul edilebilir. Mevlânâ da Şems gibi sâlikin pîrine karşı saygı ve edepte kusur etmemesi gerektiğini belirtir. Pîrinin rızasını gözeterek ondan istifadesini artırmanın gereği üzerinde sıkça durur.. Sülûk Metoduna TesiriMevlânâ’nın düşünce sisteminde “yokluk” (adem, nîstî), varlığın idare ve ikamesini sağlayan Kargâh-ı Hudâ olarak kabul edildiğinden, öngördüğü sülûk uygulamalarının temelinde de sâlikin kendini, bu ilahî atölyeye sokma gayesi bulunmaktadır.Konuyla ilgili Mevlânâ’nın şu beyti hatırlanabilir:

“Varlık aynası nedir? Yokluktur. Eğer aptal değilsen sen de öbür tarafa yokluk götür.” Mevlânâ’nın konuyla ilgili bir çok ifadesi iktibas edilerek değerlendirilmiştir.

Yine Mesnevî’de ele alınan bir çok farklı konunun yokluk teması minvalinde işlendiğini meşhur beytinde şöyle beyan eder:

“Her dükkânın ayrı bir sanatı, ayrı bir kârı vardır. Mesnevî de yokluk dükkânıdır oğul.” Şems’e göre de sülûk uygulamalarının gayesi Mevlânâ’da olduğu gibi yokluğa erişmek yani fenâya ulaşmaktır. Şems, sâlikin bu hedefini şöyle ifade eder: “Şeyh nedir? Müridin varlığı nedir? Ancak yokluk değil mi? Zaten mürid yok olmadıkça mürid olamaz.” Bu doğrultuda olmak üzere Mevlânâ gibi Şems’e göre de insan ile Allah arasındaki en büyük engel ve perde; şeytan veya başka haricî bir varlık değil kişinin kendi sınırlı benliği, tenine ait istek ve arzularıdırKonuyla ilgili bir anekdotta Şems’e “Senin mertebene nasıl ulaşabilirim?” diye soran birine Şems şöyle cevapverir:

 “Tenini bırak da gel. Çünkü kul ile Allah arasındaki perde tendir ve ten dört şeydir. Tenasül uzvu, boğaz, mal ve mansıptır. Hasların perdeleri de kendi ibadet,sevap ve kerametlerini görmeleridir.”

Buna paralel olarak Şems, ölmeden önce ölüm diye de tabir edilen iradî mevti sülûk sürecinde gerçekleştirilmesi gereken hedeflerden biri olarak görür. Hz. İbrahim’in Kur’ân’da zikredilen dört kuşu öldürmesi kıssasını, daha sonra Mevlânâ’nın da benzer şekilde yorumlayacağı gibi nefsin öldürülüp canın dirilmesi şeklinde yorumlar. Şems’e göre namaz, oruç, hac gibi ibadetlerin amacı, kulun istiğrak hâline ulaşmasıdır. Bu sayede insan maddî cihetinin hapsolduğu bu sınırlı yatay boyuttan kendini kurtarabilir. Çünkü Şems’e göre insan, hâdis yani yaratılmış olan bu düzlemde kaldığı sürece Kadîm olan Allah’ı gerçek anlamda bulamaz, O’nun tecellîlerine nail olamaz. Bu yüzden Mevlânâ gibi insanın Allah’ı bulmasının yolunu hâdis cisimden geçip kadîm cana ulaşmada görür. Şems, tenden geçip cana ulaşma sürecini Mevlânâ’nın daha sonra geniş şekilde izah edeceği öncelik ve sonralığa uygun şekilde açıklar. Buna göre benliği nefsin kötülüklerinden tezkiye ve tasfiye edip arıtmadan onu iyiliklerle tezyin edip yeniden imar etmek mümkün değildir. Bu konuyu izah ettiği bir teşbihinde Şems, insanı su dolu bir testiye benzetir. Bu testiye temiz su konulacaksa öncelikle bu testininiçindeki bulanmış suyun boşaltılıp ardından temiz su ile doldurulması gereğini vurgular. Aksi halde içeri konulan temiz sular da pislenecektir. Sülûk süreciyle ilgili Şems’in bahsettiği öncelik ve sonralık, Mevlânâ’nın sülûk metodunun bir parçasıdır.Konuyla ilgili Mevlânâ şöyle der:

 “Bu hissin sıhhati, tenin ma’mûr olmasına; o hissin sıhhati, bedenin tahribine bağlıdır.Can(laşma) yolu önce cismi viran eder; o viranlıktan sonra da ma’mûr eder. Altın defineyi bulmak için önce evi tahrip edip yıkmıştır; defineyi bulduktan sonra da o evi öncekinden daha ma’mûr bir hâle getirmiştir. Önce suyu kesti ve ırmak yatağını temizledi… Sonra da içilecek tertemiz suyu ırmağa akıttı.Önce deriyi yardı, saplanan okun temrenini çıkardı. Ondan sonra yarası iyileşti,derisi tazelendi.Önce kaleye saldırıp yıkarak orayı kâfirden aldı. Sonra oraya yüzlerce burç ve hendek yapıp îmar etti.”

Sülûk metoduna ilişkin bu genel değerlendirmelerden sonra bu sürecin ayrıntılarına diğer bir ifadeyle Şems’e göre tezkiye ve imar sürecini sâlikin hangi araçlarla gerçekleştirdiğine yakından bakalım. Şems’e göre tezkiye süreci sâlikin riyâzât, mücâhede, ibadet ve gayretleri ile mürşidinin ona yaptığı yardımların ardından sâlike erişecek aşk ve ilahî cezbe ile gerçekleşir. Sâlikte asıl dönüşümü meydana getiren de bu ilahî aşk ve çekimdir. Şems’in biyografisine ilişkin bilgilerden ve ifadelerinden ağır bir riyâzât vemücâhede evresi geçirdiği anlaşılmaktadır. Riyâzât dönemiyle ilgili bir hatırasını nakleden Şems, bir ara on dört ay kesintisiz riyâzâtta bulunduğunu; bunun üzerine çilehanenin duvarının dile gelip üzerinde nefsinin de hakkı olduğunu söylediğini belirtir. Oruç tutmasının ve riyâzâtına dikkat etmesinin sâlikin mânevî gelişimine olumlu katkısı üzerinde durur. Şems’e göre riyâzât ve mücâhede süreci daha sonra Mevlânâ’da da ayrıntılı şekilde işleneceği üzere ilahî aşka hazırlık mahiyetindedir. Çünkü Şems’e göre sâlikiasıl olgunlaştıracak olan aşktır. Bunun nedenine ilişkin sundukları gerekçe bakımından da Şems ile Mevlânâ arasındaki benzerlik dikkat çeker. Şems’in ifadelerinden hareketle aşkın, neden temel olgunlaşma aracı olduğunun cevabına bakalım. Şems, yaratılmış bir varlık olan insanın kendi hudus boyutundaki araçlarla Kadîm olan Cenab-ı Hakk’ı idrâk ve temaşasının, O’nunla gerçek irtibat ve iletişim kurmasının imkansızlığı üzerinde durur. “Hâdis, Kadîmi nerede bulur, O’nu nasıl anlayabilir?” der. Zira bilmek için bilende bilinene uygun bir aracın olması zaruridir. O halde hâdis olan insanı, Kadîm olan Allah ile irtibat ve iletişime geçirecek vasıta nedir? Mevlânâ ile benzer şekilde Şems bu soruya “aşk”cevabını vermektedir.

Çünkü Şems’e göre Kadîm olan Allah’tan hâdis olan insana erişen kıdemlilik aşktır. Aşkın Kadîm olan Allah’ı gösteren ilahî bir tecellî ve kadîm bir iletişim aracı oluşunu Şems şöyle belirtir: “Kadîm’den sana bir şey erişir. İşte o aşktır. Aşk tuzağı gelir ve seni sarar.” Aşkın Allah ile insan arasındaki müşterek iletişim ve irtibat tecellîsi olduğunu Şems, “Allah onları sever onlar da Allah’ı severler.” (Mâide, 5/54) ayetiyle de istişhâdeder. Şems’e göre âyette sevgi hem Allah’a hem insanlara nispet edilen bir ortaklıktır. Buna mukabil örneğin “Sen beni göremezsin.” (A’raf, 7/143) Veya “Gözler O’nu idrâk edemez, O gözleri idrâk eder.” (En’âm, 6/103) gibi Allah’ı görme ve idrâkle ilgili diğer ayetlerde Kadîm ve hâdis varlık arasındaki zorunlu farklılık vurgulanır. Çünkü Şems’e göre aralarında başka bir iştirakin kurulamayacağı hâdis ile Kadîm varlık arasındaki iştirak, köken itibariyle ilahî olan aşk ile sağlanmaktadır. Mevlânâ da aşkın Allah ile insan arasındaki iletişimin temel aracı olduğunu vurgulayarak aşkın benzer fonksiyonundan bahseder. Bunu kurbağa ile farenin arkadaşlığı hikayesinde sembolik bir dille anlatır. Şems’in sülûk anlayışında önemli yeri olan ve Mevlânâ’da da tesirini gördüğümüz diğer bir husus niyâzdır. Şems’in anlatımlarında niyâz, Mutlak Varlık olan Cenâb-ı Hak karşısında kulun kendi hiçliğinin ve aczinin farkına varması ve bu bilinç ve edep ile hareket etmesidir. Gösterdiği yolun Allah’a niyâz ve yakarma yolu olduğunu; öğretisinin de naz değil niyâz olduğunu belirten Şems’e göre niyâzın üs-tüne ibadet yoktur. Şems, niyâzı böylesine kutsamasının nedenini ise şöyle açıklar: “Çünkü niyâzsız olan Allah, niyâzı sever. O niyâz vasıtasıyla, birdenbire tüm bunlardan kurtulursun.” Niyâzın insan ile Allah arasındaki perdeleri yaktığını belirten Şems’e göreniyâzdaki kudsiyetin diğer bir gerekçesi, niyâzın aşka vesile olmasıdır.

Mevlevîliğin önemli bir rüknünü teşkil eden semâ hususunda da Şems’in Mevlânâ’ya telkinlerinin etkisi vardır. İnsanın maddî varlığını idame ettirmesi yönüyle yiyip içmeyi bedenin semâına benzeten Şems, vecdle yapılan semâı ruhun gıdası olarak görür. Şems’e göre ruh semâ ile takat bulur, varlığını güçlendirir ve insan varlığı içindeki etkinliğini artırır. Şems’e göre semâdaki sır, Allah dostlarına gelen ilahî tecellî ve varidâtın semâ esnasında artması ve bu esnada müşahedenin yoğunlaşıp tebellür etmesidir. Semâ sayesinde kişi, kendi varlık âleminden diğer âlemlere yücelir mânevî derecesine göre Hakk’ın likasıyla müşerref olur. Dönerek yapılan semâ Mevlânâ’nın Şems’in işaretiyle başladığı anlaşılmaktadır. Sultan Veled babasının semâ konusunda Şems ile sohbetinden önceki ve sonraki durumunu şöyle anlatır: “Babam gençliğinde çok zâhid, faziletli ve vera sahibi biriydi. Semâa hiç gelmemişti. Anne tarafından büyük annem olan Kirayı Bozorg babamı semâa teşvik etti. Babam önceleri semâda ellerini sallardı. Şems gelince ona dönmeyi gösterdi.” Sipehsâlâr’ın konuyla ilgili verdiği bilgi de aynı doğrultudadır. Sipehsâlâr’a göreMevlânâ, Şems ile görüşmeye başladıktan sonra semâya başlamıştır. Semâın helal, haram ve mübah olan türlerinden bahseden Şems’e görese mâdaki helallik gerekçesi semâın vecd ile yapılmasıdır. Semâda vecdsiz hareketeden ellerin kişiyi cehenneme, vecdle yapılanın ise cennete eriştireceğini belirtir. Şems’in semâ ile ilgili sözleri Cüneyd-i Bağdadî’nin (ö. 297/909) semâın helal olabilmesi için saydığı zaman, mekan ve ihvan şartını hatırlatır. Mevlânâ semâın nefisle mücâhede ve müşahede aracı olduğunu ve vecdle icra edilmesi gerektiğini kendi üslubuyla şöyle açıklar:

 “Ey harîs kişi! Varlığını, benliğini kırıp yok et de, öyle sevin, oyna; salın da şehvet yarasının üstündeki pamuğu çek kopar! Hak yolunun yolcuları raksı, oynamayı nefis savaşı meydanında kana bulanarak yaparlar. Varlıklarından kurtuldular mı ellerini çarpar… Noksanlarından ayrıldılar mıraksa, semâa girerler.” Semâdaki mezkur çift kutupluluk konusunda ilk dönem sûfîleri de yukarıdakine benzer kanaatlere sahiptir. Örneğin Zünnûn Mısrî (ö. 245/859) “Semâı Hakile dinleyen hakikat derecesine çıkar, nefsaniyetle dinleyen ise zındıklaşır.” der. Mevlânâ’nın fikir ve edebî üslubunun varislerinden kabul edilen Sa’di Şirazî’nin (ö.691/1292) şu izahı, Şems’in semâ ile ilgili helal ve haram ayrımının da ölçüsünü belirtmektedir: “Kardeşim ben dinleyenin kim olduğunu bilmeden semâın ne olduğundan bahsedemem. Eğer dinleyen mânâ âleminde uçarsa, onun semâ karşısında melekler bile aciz kalır. Fakat dinleyen kişinin zihni eğlenceden, oyundan ve şakadan ibaretse kafasındaki şeytan daha da azgınlaşır. Şehvete tapanlar semâ eri nasıl olabilir. Seher esintisinden gül perişan olur, odun ise hiç etkilenmez. Çünkü onu baltadan başkası parçalayamaz.”

Eleştirel bir bakış açısına sahip olan Şems, bildiği doğruları kimseden çekinmeden sert bir üslupla dile getirmektedir. Yalnızlığa meyyal kişilik yapısıyla birleşen bu özelliği Şems’te belirgin bir melâmet neşvesini hakim kılmış;bu neşve de tasavvufî meşrep ve yaşam tarzını belirlemiştir. Seyr ü sülûk yollarından aşk ve şuttâr ehli olarak bilinen ekolün tipik özelliklerinin Şems’te mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Amellerde özellikle riyâ tehlikesine dikkat çeker; mânevî hüviyeti herkesten gizlemenin gerekliliği üzerinde durur. Döneminin bazı şeyh ve âlimlerini bununla ilintili gerekçelerden dolayı eleştirir. Kendi  tasavvufî misyonunu Mevlânâ ile sohbetle görevli bir merdi Hak olarak konumlandıran Şems, âlim ve zâhid nitelikleriyle bilinen Mevlânâ’yı derinden etkiler. Dindarlık anlayışını ibadet ve zühdün ötesine, ilahî aşk ve cezbe cihetine yöneltir. Bu yönüyle Mevlânâ’nın tasavvuf anlayışındaki dönüşümün başlıca vesilelerinden biri olur. Bu anlayışta zühdâne yapılan ibadet ve gayretler önemsiz ve gereksiz görülmese de kişiyi olgunlaştıran asıl unsur ilahî aşk ve cezbe kabul edilir.

“Kalb’in ne demek olduğunu anlamak için Şems-i Tebrizi hazretlerinin (k.s.) Makalat eserine bak. Kalp aynı “Makalat”dır. Kalp, Nefs’e, Sıdk ve İlim elbisesini giydirmektir. Nefs ve Şeytan, zalim, nankör, iftiracı, yalancı ve cahildir. Nefs ve Şeytan ne kadar da olsa Kalp elbisesini yırtmaya çalışır. Sen onları “Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. O halde onları iftiralarıyla baş başa bırak” ayetiyle baş başa bırak ve aynı ayetle elbiseni onar. Şems-i Tebrizi hazretleri Telvin ehlinden idi. Fakat o, hiçbir an ! hangi haller içinde olursa olsun kapılıp da Allah’ı unutanlardan olmadı ! Sen de Kalp sahibi ol…Makalat gibi; fakat hallerin peşine düşüp de Allah’la olduğunu unutma…”

Reklamlar

Sensiz diri olan can, can sayılmaz…


Ey can neşesi, ey gönül huzuru özür dilemeye geldim! Ne olur, canımın günahını görmemezlikten gel; onu bağışla!.. 

Aklın da, gönlün de kilidini, ancak senin kadere razı olman, şikayet etmemen açar! Canın, seni dilemekten, seninle övünmekten başka bir isteği yoktur! 

Benim gönül bahçem de, tarlam da senin ayrılığına dayanamadığı için yandı, kül oldu! Ey canın ilkbahar rüzgarı! Lütuflarda bulun, es; nefesinle onları dirilt, yeşert! 

Sen meşrık (doğu) olunca, gönlün önü de, arkası da aydınlanır! Sen dilberliğe başlayınca, her nefeste canlar sana feda olsun! 

Senin ışıkların gönül penceresinden içeri girip gönlü aydınlatınca, o aydınlık, akla göz verir, görüş verir de, bu halden can, her an ibret alır! 

Sevgilinin yolu ayrılık gamına düşünce zorlaşır! Allah yolunda cana dost olan, yine Allah’tır! 

Gayb aleminin güzellerinin güllere benzeyen yüzleri güzellere görününce, çimenlik olmaksızın, canın kucağı kırmızı güllerle dolar! 

“0, benim mağara arkadaşımdır!” diye söylendim. “Şüphesiz, sen benim dostumsun! Kalk; vakit geçirmeden can mağarasına gel, içeri gir!” 

Gönül; “Benim hakkım!” dedi de, imtihan yurduna geldi. 0 anda darağacının dibi, “can”a sonsuz bir devlet oldu! 

Sen olmadan yeşeren bağın cezasını kış verir! Zaten sensiz diri olan can, can sayılmaz!

HZ.MEVLÂNÂ (K.S) – DİVAN-I KEBİR (c. IV, 1833) 

Kategoriler:Mesnevi Etiketler:,

Seccadesiz namaz…


 

seccadesiz namaz

Bir gün Ayşe, peygambere dedi ki “ Ey Tanrı resulü, sen aşikar, gizli, neresini bulursan orada namaz kılmaktasın. Halbuki evde pis adamlar da gezip tozuyor. Sen de bilirsin ki pis çocuklar, nereye varırsa orasını pislerler.” 

Peygamber, şunu “ Bil: Tanrı, büyükler pis şeyleri temiz etmiştir. Hakkın lütfu, bu yüzden secdegahımı, ta yedinci kat göğe kadar arıttı” diye cevap verdi. Kendine gel, kendine. Padişahlara hasede kalkışma. Terke hasedi. Yoksa alemde sen de bir iblis olursun. Veli zehir yese bal olur. Sen bal yesen zehir kesilir. O varlığını Tanrı varlığına tebdil etmiştir. İşi de eşyayı tebdil etmedir. 

O lütuftan ibaret bir hale gelmiştir, her türlü ateşi de nur olmuştur. Ebabil kuşlarında Tanrı kuvveti vardı. Yoksa bir kuşcağız nasıl olurda bir fiili helak edebilirdi? Koca bir orduyu birkaç kuş kırıp geçirdi. Bak da bu kudretin Tanrıdan olduğunu bil. Eğer bundan şüpheye düşersen yürü var, Eshabı fil suresini oku. Onunla inada kalkışır, beraberlik davasına girişirsen, yok mu? Eğer onlardan başını kurtarabilirsen beni de kafir bil sen? 

Bir fareceğiz, bir devenin yularını eline aldı. Kurula, kurula yola düştü. Deve , tabiatındaki mülayimlik yüzünden onunla beraber yürümeye koyuldu. Fare “ Ben, ne de pehlivan, ne de yiğit ermişim” diye gurura düştü. Düşüncesinin ışığı deveye aksetti. “ Hele hoşindi. Ben sana gösteririm!” dedi. 

Gide, gide bir büyük ırmak kenarına geldiler. Öyle büyük, öyle derindi ki ulu bir fil bile o ırmakta zebun olurdu. Fare orada duru, kaskatı kesildi. Deve “ Ey dağda, ovada bana arkadaş olan, bu duraklama ne, niye şaşırdın? Irmağa ercesine ayak bas, gir suya1 sen kılavuzsun, benim öcümsün. Yol ortasında durup susma” dedi. 

Fare dedik ki: “ Bu su, pek büyük, pek derin bir su, arkadaş,ben boğulmaktan korkuyorum” deve “ Hele bir göreyim, ne kadarmış bu su ?” deyip hemen ayağını attı. Dedi ki: “ A kör sıçan, su diz boyuymuş. A hayvanların kusuru, neden şaşırdın?” fare, “ Sana karınca bize ejderha1 dizden dize fark var. Ey hünerli deve, sana diz boyu ama benim tepemden yüz arşın geçer.” Dedi. 

Deve dedi ki. “ Öyleyse bir daha küstahlık etme de cismin, canın yanıp yakılmasın. Sen kendi gibi farelerle boy ölçüş. Deveyle sıçanın sözü yoktur.” Fare “ tövbe ettim, Tanrı hakkı için beni bu helak edici sudan geçir.” Dedi. Deve acıdı, “ haydi hörgücüme sıçra otur. bu geçiş benim işim. Seni de, senin gibi yüzlercesini de geçiririm” dedi. 

Madem ki peygamber değilsin. Yola düş de günün birin de kuyudan kurtulup yüce bir makama erişesin. Sultan değilsen yürü, riayet ol. Kaptan değilsen gemiyi öyle alabildiğine yürütme. Ticarette kamil değilsen yalnız başına dükkan açma; yoğrulup kemale gelinceye dek birisinin hükmü altına gir.! “ Susun, dinleyin” emrini işit, sükut et. Madem ki Tanrı dili olamadın, kulak kesil. 

Söylersen bile sual tarzında söz söyle. Padişahlar padişahıyla edepli konuş! Kibir ve kinin başlangıcı şehvettendir. Şehvetinin yerleşip kuvvetlenmesi de itiyat yüzündendir. Kötü huy, adet edindiğinden dolayı sağlamlaşır, yerleşir. Seni ondan vazgeçirmek isteyene kızarsın. Toprak yemeye alışırsan kim seni bundan menetmeye kalkışırsa onu düşman sayarsın. Puta tapanlar bu tapmayı huy edindiklerinden men edenlere düşman olmuşlardır. İblis ululanmayı huy edinmişti de eşekliğinden Adem’i kendisinden aşağı gördü. 

“ Benden daha ulu başka birisi yok ki. Benim gibi bir kişi, ona secde eder mi?” dedi. Ululuk zehirdir. Ancak, ta ezelden panzehire sahip olan ruh müstesna. Dağ yılanla dolu ise içersinde panzehir yeri bulundukça korkma. Kafana ululuk yerleşmiş, onun için kim seni kırarsa onu ezeli düşman sayarsın. 

Birisi huyuna aykırı söz söylerse ona bir hayli kinlenirsin. Beni huyumdan çevirecek, şakirt haline sokacak, kendisine tabi kılacak dersin. Böyle adamın kötü huyu serkeş olmasa, o huya aykırı şeylere niye ateşlenir, kızar; yahut muhalife müdana eder, onun gönlünde bir yer kazanır. Çünkü kötü huyu adamakıllı kuvvetlenmiştir. 

Karınca gibi olan şehvetti, itiyat yüzünden adeta ejderha kesilmiştir. Şehvet yılanını önceden öldür. Yoksa hemencecik ejderhalaşır. Fakat herkes, yılanını karınca görür. Sen kendini bir gönül sahibine sor! Bakır altın olmadıkça bakırlığını; gönül padişah olmadıkça müflisliğini bilmez. 

Bakır gibi sen de iksire hizmet et. Gönül dildarın cevrini çek. Dildar kimdir? İyice bil. Dildar ehli dildir. Çünkü ehli olan, gece ve gündüz gibi cihandan kaçıp durmakta, alemde eğleşmemektir. Tanrı kulunun ayıbını az söyle, padişahı hırsızlıkla az kına.

Kategoriler:Mesnevi Etiketler:, ,

Habibullah’ı sevmek…


Habibullah’ı sevmek 
Hz. Amine gibi 
son nefesinde elinden şevkatle tutup 
seslenmişti ona 
ey dehşetli ölüm okundan 
ALLAH’IN yardım ve ihsanıyla 
yüz deve karşılığında kurtulan zatın oğlu 
ALLAH seni aziz ve devamlı kılsın 
eğer rüyada gördüklerim doğruysa 
sen celal ve ikram sahibi olan ALLAH tarafından 
Ademoğlullarına peygamber gönderileceksin 
Sen ceddin İbrahim’in teslimiyet ve dinini tamamlamak için gönderileceksin 
ALLAH seni putlardan koruyacak ve alıkoyacaktır. 
her yaşayan ölür her yeni eskir 
evet bende öleceğim 
fakat ismim ebedi olarak yad edilecektir 
çünkü tertemiz bir evlat doğurmuş 
arkamda hayırlı bir yad edici bırakmış bulunuyorum 
ve huzurla kapanan anne gözleri 
ve acıyla ıslanan minik gözbebekleri 
seneler sonra 
bir sefer dönüşünde 
Ebva’dan geçerken 
aziz ve muhterem annesinin kabrini ziyaret ediyor ve ağlıyordu 
onun ağladığını görünce sahabede ağlamaya başladı 
ve gözyaşlarının sebebini söyledi 
annemin bana şevkat ve merhametini hatırladım 

Habibullah’ı sevmek Necaşi gibi 
Habeşistan’a hicret eden Mekkeli müslümanları dinleyince 
kendini tutamadı 
sizi ve yanından geldiğiniz Zat’ı tebrik ederim ki 
o Allah’ın Rasulüdür 
zaten biz O’nun vasıflarını kitabımız olan İncil’de okumuştuk 
O peygamberi Meryem oğlu İsa’da insanlığa müjdelemişti 
Allah’a yemin olsun ki 
eğer O benim ülkemde bulunmuş olsaydı 
ayakkabılarını taşır ayaklarını yıkardım 

Rasulallah’ı sevmek Varaka bin Nevfel gibi 
duyunca Hira Nur Dağındaki geceyi 
ihtiyar bir haykırışa döndü kelimeler 
Kuddüs, Kuddüs 
bu gördüğün melek Yüce Allah’ın Musa Peygambere gönderdiği 
Ruhul Kudüs’tür Namusu Ekberdir 
sen ise bu ümmetin peygamberisin 
ahh ne olurdu yeni dine halkı çağırdığın günlerde 
bende genç olsaydım 
kavmin seni yurdundan çıkaracakları zaman sağ olsaydım 
eğer senin davet gününe yetişirsem bütün gücümle sana yardım edicem 
O yetişemedi davet gününe ama yetişenler vardı 
çekirdekten filize daldan meyveye doğru yetişenler vardı 

Ashab vardı 

Habibullah’ı sevmek 
Ashab-ı Güzin gibi 
ama hangi birini örneklesin zaman 
Ehli Beyt’i mi, Aşere-i Mübeşşere’yi mi, Ensar’ı mı, Muhacir”i mi? 
Ashab-ı Güzine örnek Ammar bin Yasir olsun 
babası ve annesi islamın ilk şehitleri 
Ammar bin Yasir’e islama girdi diye 
çöl güneşinin altında demirden bir gömlek giydiriliyor 
o kavurucu sıcaktan ilikleri eriyor 
bir başka işkence 
ateşle dağlanıyor Ammar küfre zorlanıyor 
ve Ammar bu azaptan gözünü açınca 
Efendimiz’in yanında buluyor kendini 
işkencenin her türlüsünü tattık Ya Rasulallah diyor 
önce Peygamber duası “Allah’ım Ammar ailesinden hiç kimseye 
Cehennem azabını tattırma.” 
sonra Peygamber müjdesi “Ey Ammar sen bu işkencelerle ölmicek 
uzun bir müddet yaşıcaksın. Senin ölümün 
azgın bir topluluğun eliyle olcak” 

sevmek Habibullah’ı 
Ashab-ı Güzin gibi 

“geceye adım adım yürüdüler 
korkuya adım adım yürüdüler 
onlar öndeler onlar öncüler 
hiç düşünmeden bir an onlar öldüler” 

“yılmadan yıkılmadan direndiler 
Yaradan adına can verendiler 
onlar öndeler onlar öncüler 
hiç düşünmeden bir an onlar öldüler”

Ahmed’e doğru 2


İsa dinini mahvetmek için aynı Yahudinin neslinden diğer bir padişah meydana çıktı. Bu diğer padişahın meydana çıkışını haber almak istersen “Vessamai zatülburüc” süresini oku. 
Birinci padişahtan doğan kötüye adeta bu padişahta ayak uydurdu. 

Bil ki o çeşit sitem ve zulümlerden bu, ne yaparsa Tanrı, günahını artıksız, eksiksiz ilk zalimden sorar. 

Kim fena bir adet koyarsa ona her an lanet gider durur. İyiler gittiler, güzel usul ve adetleri kaldı; kötü adamlardan da zulümler ve lanetler. Kıyamete kadar o kötülerin cinsinden kim vucuda gelse yüzü o kötülüğedir. 

Bu tatlı suyla tuzlu su; damar damardır. Halk arasında sür üfürülünceye dek birbirine karışmadan böylece gider durur. İyilere tatlı su miras kaldı. O ne mirastır? “Evrensel kitap” mirası. 

Dikkat edersen taliplerin dileği Peygamberlik cevherinin şuleleridir, o şuleleri dilerler.Şuleler mücevherlere tabi olarak parıldar ve dönerler. Şule, nereden çıkıyorsa, madeni nerede ise oraya gider. 

Güneş, bir burçtan bir burca gidip durduğundan pencereye vuran ziyası da evin etrafında döner dolaşır. Kimin bir yıldızla alaka ve merbutiyeti varsa o, kendi yıldızı ile döner, dolaşır, o yıldızın tesiri altındadır. 
Talihli Zühre ise şevki, çalıp çağırmayı, aşkı diler, onlara adamakıllı meyli vardır.
Kan dökücü huylu Mirrih’e mensup ise cenk, bühtan ve düşmanlık arar. 

Yıldızların ardında yıldızlar vardır ki onlarda ihtirak ve nahis olmaz. Onlar bu yedi kat gökten başka diğer göklerde seyir ve hareket ederler. Birbirlerine bitişik ve birbirlerinden ayrı olmayan bu yıldızlar, Tanrı nurlarının ışığında dururlar. Her kimin talihi o yıldızlardan olursa o kimsenin zatı, kafirleri taşlayıp yakar.
Onun hışmı, bazen galip gelen, bazen mağlup olan ve tesiri böylece değişerek yürüyen Mirrih’in hışmına benzemez. 

Galip nur, noksandan ve karanlıktan emindir. Tanrı nurunun iki parmağı arasındadır.O nuru ,canlara Hak saçtı. Devletliler, onunla eteklerini doldurmuşlardır.O nur saçışını bulan yüzünü Tanrı’nın gayrısıdan çevirmiştir.Kimin aşk eteği yoksa o nur saçışından nasipsiz kalmıştır. Cüzülerin yüzü, külle doğrudur. Bülbüllerin aşkı güledir. 

Öksüzün rengini dışından, insanın rengini, sarı, kırmızı… her neyse içinde ara. İyi renkler temizlik küpünden hasıl olur. 
Çirkinlerin rengi ise, kirli kara sudan meydana gelir.O latif rengin adı “Sıbgatullah-Tanrı boyası” dır. Bu kirli rengin kokusu ise… Tanrı lanetidir. Denizden olan, yine denize gider; nereden gelmişse, yine oraya varır. 

Dağ başından, hızlı hızlı akan seller; bizim tenimizden de aşkla karışık olarak akıp giden can, aslına gidip kavuşur. 

O köpek Yahudi, bak, ne tedbirde bulundu? Ateşin yanına bir put dikti. “Kim bu puta taparsa kurtulur. Secde etmeyen, ateşin tam ortasına oturur” dedi.O, nefis putunun cezasını vermeyince nefis putundan, başka bir put doğdu.Putların hası nefsinizin putudur. Çünkü o put yılan, bu put ejderhadır. 

Nefis; demir ve taştan yapılan çakmaktır, put kıvılcımdır. O kıvılcım su ile söner.Fakat taş ve demir,(çakmak), su ile söner mi? Ademoğlunda, bu ikisi oldukça ne vakit ve nasıl emin olur? Taş ve demir, ateşi içlerinde tutarlar, su onların ateşine işlemez, tesir edemez.Irmak suyundan harici ateş söner. Fakat taş ve demirin içine su nasıl girer?

Küpün ve testinin suyu fanidir. Lakin pınarın suyu daima taze ve bakidir. 

Ateş ve dumanın asli demir ve taştır. Hıristiyan ve Yahudi küfrü, ikisinin fer’idir. 

Put bir testide gizli kara sudur. Nefsi, muhakkak olarak o kara suyun pınarı bil.O yontulmuş put, kara sel gibidir. Put yapan nefis, anayolda bir pınardır.Bir taş parçası yüz testiyi kırar ama pınar suyu durmadan kaynar. 

Put kırmak kolay, gayet kolaydır. Fakat nefsi kolay görmek cahilliktir. 

Ey oğul, nefsin misal ve süretini istersen yedi kapılı cehennemin kıssasını oku.Nefsin her anda bir hilesi var, her hilesinde yüzlerce Firavun, Firavun’a uyanlarla boğulmuş. Musa’nın Tanrı’sına ve Musa’ya kaç; Firavunluk ederek iman suyunu dökme!Ahad ve Ahmed’e yapış, ey kardeş, ten Ebucehl’inden kurtul. 

O Yahudi, bir kadını çocuğu ile putun önüne getirdi, ateş yalımlanmıştı. Çocuğu anasından alıp ateşe attı. Kadın korkup gönlünü imandan ayırdı. Kadın put önünde secde etmek isteyince çocuk ateş içinde “ben ölmedim” diye haykırdı. 

“Ana gel. Gerçi zahirde ateş içinde isem de ben burada iyiyim, hoşum. Bu ateş; perde olarak zahirde bir gözbağıdır. Fakat hakikatte mana yakasından baş çıkartmış, zuhur etmiş bir rahmettir. Ana gel, Tanrı’nın buhranını gör ki bu süretle Hak hastalarının zevk ve işaretini göresin. 

Ana hakikatte ateş olan, fakat zahiren suya benzeyen bir alemden çık, bu ateşe gir de ateşe benzeyen suyu gör. Ateşe gir de ateş içinde gül ve yasemin bulan İbrahim’in sırlarını gör. Senden doğarken ölümü görüyordum, senden ayrılmaktan çok pek korkuyordum. Halbuki senden doğunca havası hoş, rengi güzel bir aleme gelip dar bir zindandan kurtuldum. Şimdi şu ateş içindeki sükün ve rahatı bulunca dünyayı ana rahmi gibi görmeye başladım. 

Bu ateş içinde bir alem gördüm ki her zerresinde bir İsa nefesi var. Şekli yok kendisi var bir cihan… O zahiren var olan dünya ise sebatsız şekilden ibaret. 

Ana, analık hakkı için gel, gir… bu ateşin ateşlik hassası yok. Ana, gel, gir… tam talih ve devlet zamanı. Ana, gel, gir… devleti elinden kaçırma. 

O köpeğin kudretini gördün. Gel de bir de Tanrı’nın lütuf ve kudretini gör. Ben sana acıdığımdan ayağını çekiyorum, yoksa neşemden zaten seni kayıracak halde değilim. İçeri gel, başkalarını da çağır ki padişah ateş içinde sofra kurmuştur. 

Ey Müslümanlar, hepiniz ateşe girin; din lezzetinden başka her şey azaptan ibarettir. 

Ey ahali, hepiniz yüzlerce baharı olan bu nasibe pervane gibi gelin, atılın!” diye bağırdı.
O, cemaat ortasında böylece bağırmakta; halk, sesinden heybet içinde kalmaktaydı. 

Bunun üzerine kadın, erkek kendilerini, ihtiyarsız, ateşe atmaya başladılar. Hem de memur olmaksızın, kimse kendilerine cebretmeksizin. Yalnız dost aşkı ile. Çünkü sevgili, her acıya lezzet verir. 
Nihayet öyle oldu ki hademe, halkı “ateşe atılmayınız” diye menetmeye başladı. 

O Yahudi’nin yüzü kara ve mahcup bir hale geldi. Bu sebeple pişman oldu, gönlü sıkıldı. Zira halk, imana eskiden olduğundan daha ziyade aşık, kendilerini feda etmede daha fazla sadık oldular. 

Şükür olsun ki , Şeytan’ın hilesi ayağına dolaştı. Şükür olsun ki, Şeytan da kendisini yüzü kara gördü! Halkın çehresine sürüp bulaştırdığı zillet tamamı ile o adamlıktan dışarı padişahın yüzüne bulaştı. 

O, pervasızca halkın elbisesini yırtardı, kendininki yırtıldı, halkın elbisesi sağlam kaldı. 

Birisi ağzını eğerek Ahmed adını alaylı andı, ağzi çarpıldı öyle kaldı. Pişman olup “Ey Muhammed, affet! Ey peygamber, sen, Min ledün ilminden lütuflara mazharsın.Ben bilgisizlikten seninle alay ettim. Alay edilmeye layık ben oldum”dedi. 

Tanrı, bir kimsenin perdesini yırtmak isterse onu, temiz kişileri ta’netmeye meylettirir. Tanrı bir kimsenin ayıbını örtmek isterse o kimse ayıplı kimselerin ayıbı hakkında ses çıkaramaz olur. 

Tanrı, yardım etmek dilerse bize yalvarmak ve munacatta bulunmak meylini verir. Onun için ağlıyan göz ne mübarektir. Onun aşkı ile yanıp kavrulan yürek ne mukaddestir.

Her ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören adam, mübarek bir kuldur. Akar su nerede ise orası yeşerir; nereye göz yaşı dökülür ise oraya rahmet nazil olur. İnleyen dolap gibi gözü yaşlı ol ki can meydanın da yeşillikler bitsin. Ağlamak istersen gözyaşı dökenlere acı… Merhamete nail olmak istersen zayoflara merhamet et! 

Padişah ateşe yüz çevirip dedi ki: “Ey sert huylu! Tabiatındaki o cihanı yakıcılık nerede? Niye yakmıyorsun? Ne oldu senin hassan? Yoksa bizim talihimizden niyet mi değişti? Sen ateşe tapana bile lütfetmezsin. Sana tapmayan nasıl kurtuldu? 

Ateş! Sen hiç sabırlı değildin. Niye yakmıyorsun, sebep ne, kaadir mi değilsin? Bu göz bağı mı, yoksa akıl bağı mı? Böyle yücelmiş alev nasıl yakmaz? Seni birisi büyüledi mi, yoksa simya mı? Yahut tabiatının değişmesi bizim talihimizden mi? 

Ateş dedi ki: “Ey şaman! Ben yine o ateşim. Hele bir içeri gel de benim hararetimi gör! Benim tabiatım da değişmedi, unsurum da. Ben Tanrı kılıcıyım, izinle keserim. 

Türkmen’in köpekleri, çadır kapısında misafire yaltaklanmış, ama çadır yanına yabancı biri uğrayacak olursa köpeklerden aslancasına hamleler görür. 
Kullukta, ben köpekten aşağı değilim; Tanrı’da hayat ve kudrette bir Türk’ten aşağı kalmaz. 

Tabiat ateşi eğer seni gamlandırırsa o yakış, din sultanının emriyledir. Tabiat ateşi eğer sana sevinç verir ise ona o sevinci din sultanı verir. 

Gam görünce istiğfar et. Çünkü gam, Halik emri ile tesir eder. Tanrı isterse bizzat gam, neşe… bizzat ayak bağı, azatlık ve hürriyet olur. 

Rüzgar, toprak, su,ateş; kölelerdir. Benimle, seninle ölüdürler. Hak’la diridirler, ancak onun emrini tutarlar. 

Ateş Tanrı huzurunda daima emre hazırdır, aşık gibi gece gündüz daima kıvranıp durmaktadır. Taşı demire vurunca kıvılcım sıçrar. Fakat kıvılcım (senin çakmağı çakmanla değil), Tanrı fermanı ile dışarı ayak basar. 

Zulüm demiri ile taşını birbirine vurma. Çünkü bu ikisi, erkek ve kadın gibi meydana çocuk getirirler. Taş ve demir sebepten ibarettirler ama ey iyi adam, sen daha ileriye bak. Çünkü bu sebep, hakiki sebep olmaksızın nasıl meydana gelir? Enbiyaya sebep olan o sebepler, bu sebeplerden daha yüksektir. 

Bu müessir bir hale getiren o sebeptir. Bazen de olur ki semeresiz ve atıl kılar, hükümsüz bırakır. Bu sebebe akıllar mahremdir. O sebeplerin mahremi de Enbiyadır. 

Bu sebep kelimesinin Türkçe’si nedir? Denirse iptir diye cevap ver. Bu ip bu kuyu da işe yarar. Çıkrığın dönmesi ipin sarılıp koyverilmesine sebeptir. Fakat çıkrığı döndüreni görmemek hatadır. Dünyada bu sebep iplerini, sakın ha, sakın ha… bu başı dönmüş felekten bilme. Ki felek gibi bomboş ve sersem bir halde kalmayasın; akılsızlıktan çırağ gibi yanmayasın! 

Rüzgar Hak’ın emriyle ateş olur; her ikisi de Tanrı şarabı ile sarhoş olmuşlardır. 

Ey oğul! Eğer gözünü açarsan hilim suyunun da, hışım ateşinin de Hak’tan olduğunu görürsün. Rüzgarın canı Hak’ka vakıf olsaydı, Ad Kavmini (müminlerden) nasıl ayırt ederdi? 

Hüd, müminlerin bulundukları yerin çevresine bir çizgi çizdi. Rüzgar, oraya gelince hafif ve latif bir halde esiyordu. 

Çizgiden dışarıda olanların hepsini,havada parça parça ediyordu. Şeyban-ı Rai de sürünün etrafına böyle apaçık bir çizgi çekerdi. Cuma günü, namaz vakti Cuma namazına gidince kurtlar sürüye saldırmasın,yağmalamasınlar diye böyle yapardı. Hiçbir kurt, çizgiden içeri girmezdi. Hiçbir koyun da çizgi dışına çıkmazdı. 

Tanrı elinin dairesi, kurdun hırs yeline de set ve mania olmuştu,koyunun hırs yeline de. Böylece ecel rüzgarı da ariflere gül bahçelerinden esip gelen rüzgar gibi latif ve hoştur. 

Ateş, İbrahim’e diş geçiremedi. Çünkü Tanrı seçilmişiydi onu nasıl ısırabilir? 

Din erbabı da şehvet ateşinden yanmaz; halbuki başkalarını ta yerin dibine geçirmiştir. Deniz dalgası Tanrı fermanı ile koşunca Musa kavmini Kıptilerden ayırt etti. Tanrı fermanı erişince toprak, Karun’u altınlarıyla, tahtıyla ta dibine çekti. 

Su ile toprak, İsa’nın nefeslerinden gıdalanınca kol kanat açtı, kuş olup uçtu. Tanrı’yı tesbih etmen, su ve topraktan meydana gelmiş olan cesedinden çıkan bir buhardan, bir nefesten ibarettir. Fakat gönül doğruluğu yüzünden cennet kuşu olmuş, oraya uçup gitmiştir. 

Dağ bir aziz sufi olursa şaşılacak ne var? Musa’nın cismi de bir kesik parçasından ibaretti.O Yahudi padişahı acip mucizeleri gördü. Fakat ancak taan ve inkarda bulundu. 

Nasihatçiler: “İşi haddinden ikeri götürme, inat hayvanını bu kadar ileri sürme” dediler. Nasihatçilerin ellerini bağlayıp hapsetti. Zulmünü birbirine uladı (biteviye ve daha fazla zulmeder oldu). 

Madem iş bu dereceye vardı. Ey köpek, sabret; kahrımız erişti!” diye bir ses geldi.Ondan sonra ateş kırk arşın alevlendi; bir halka teşkil etti ve o Yahudileri yaktı. 

Onların asılları önceden de ateşti; sonunda da asıllarına gittiler. Zaten o zümre ateşten doğmuştu. Cüziler kül tarafına yol alır, o tarafa giderler. Onlar ancak mümini yakan bir ateştiler. Kendilerini kendi ateşleri çer çöp gibi yaktı. Anası (mayası) Haviye olan kimsenin mekanı, ancak Haviyedir. Çocuk anası, onu arar; asıllar, mutlaka feri’leri izler. 

Su havuz içinde zindanda mahpus gibidir ama hava onu çeker. Zira su, erkana mensuptur (dört erkan denen havuz, ateş, su ve topraktandır. Havanın fer’idir.Onu havuzundan kurtarır azar azar ta madenine kadar götürür. Azar azar olduğundan nihayet sen, nasıl alınıp götürüldüğünü görmezsin. 

Bu nefes de bizim canlarımızı azar azar dünya hapishanesinden öyle çalar. Sözlerin temizleri, bizden çıkarak ona yükselir, ondan başkasının bilmediği yere kadar varır. Nefeslerimiz, temizlik sebebi ile hediye olarak beka yurduna yücelir. 
Sonra ululuk sahibi Tanrı’dan, rahmet olarak sözlerimizin mükafatı, iki misli bize gelir. Sonradan kul na,l olduğu şeylere bir daha nail olsun diye bizi, yine o güzel sözlere sevk eder, yine bize o çeşit sözler söyletir. 
İşte böylece en güzel sözleri söyledikçe hep böyle o sözlerin çıkmakta, Tanrı rahmeti inmektedir ve bu iki hal sende daimidir. 

Farisi söyleyelim: Bu şevk ve cezbe, o zevkin geldiği taraftan gelir. Her kavmi gözü, bir günceğiz zevk sürdüğü cihette kalmıştır. 

Yakınen her cinsin zevki kendi cinsiyledir. Bak; cüz’ün zevki kendi küllünden olur. Yahut o şey, bir cinse katılma kabiliyetinde olur da ona erişince o cinsten oluverir. 

Su ve ekmek gibi bizim cinsimiz değilken bizim cinsimizden oluverdi ve vucudumuzu besledi, kuvvetimizi arttırdı. Su ve ekmeğin süreta bizimle cinsiyeti yoktur ama sonucu bakımından onu cinsimiz bil. 

Eğer, bizimle cins olanlardan başka bir şeyden zevk alıyorsak o da ancak bizimle cinsiyeti olana benzer bir şeydir. 

Cinse benzeyenden alınan zevk, daimi değildir. O zevk ariyettir. Ariyet nesne ise akıbet baki kalmaz.Kuşa ıslıktan zevk gelirse de cinsini bulamayınca ok gibi uçar gider. Susuz kimseye seraptan zevk gelir, fakat ona erişince kaçar ve yine su arar. Müflisler kalp altından hoşlanırlarsa da, o altın darphanede rüsvay olur. 

Dikkat et; altın suyu ile boyaman seni yoldan alıkoymasın! Dikkat et; batıl hayal seni kuyuya düşürmesin. 

Bu hikayeyi tekrar tekrar oku ve kıssadan hisse almaya bak.

Kategoriler:Mesnevi

Ahmed’e doğru 1


ahmede doğru 1

Yahudiler içinde zalim, İsa düşmanı ve Hıristiyanları yakıp yandırır bir padişah vardı. İsa’nın devriyle, nöbet onundu. Musa’nın canı oydu, onun canı Musa. Şaşı padişah. Tanrı yolunda o iki Tanrı demsazını birbirinden ayırdı. Usta bir şaşıya “yürü, var, o şişeyi evden getir” dedi. Şaşı,”O iki şişeden hangisini getireyim? Açıkça söyle dedi. Usta dedi ki: “O iki şişe değildir. Yürü, şaşılığı bırak fazla görücü olma!” Şaşı, “Usta, beni paylama. Şişe iki” dedi. Usta dedi ki: “O iki şişenin birini kır!” Çırak birini kırınca ikiside gözden kayboldu. 

İnsan taraf girlikten, hiddet ve şehvetten şaşı olur. Şişe birdi onun gözüne iki göründü. Şişeyi kırınca ne o şişe kaldı, ne öbürü. Hiddet ve şehvet insanı şaşı yapar; doğruluktan ayırır. Garez gelince hüner örtülür. Gönülden göze, yüzlerce perde iner. Kadı kalben rüşvet almaya karar verince zalimi, ağlayıp inleyen mazlumdan nasıl ayırt edebilir? 

Padişah, yahudice kininden dolayı öyle bir şaşı oldu ki aman Ya Rabbi, aman! Musa dininin koruyucusuyum, arkasındayım diye yüz binlerce mazlum mümin öldürttü. 

Padişahın öyle yol vurucu, öyle hilekar bir veziri vardı ki hile ile suyu bile düğümlerdi. Dedi ki: “Hıristiyanlar, canlarını korurlar ve dinlerini padişahtan gizlerler. Onları az öldür, çünkü öldürmede fayda yok, Dinin kokusu çıkmaz; misk ve öd ağacı değil ki! Yüz tane kılıf içinde gizli sırdır. Dışı sana malumdur ama içi aksine.” 

Padişah : “Peki söyle bakalım, ne yapalım; bu hususta ne hile ve tezvirde bulunalım, çaresi ne? Ne yapalım ki dünya da ne açık dindar, ne gizli din tutar bir Hıristiyan kalmasın” dedi 

Vezir dedi ki: “Bana gazebederek hükmet, kulağımı elimi kestir; burnumu, dudağımı yardır! Ondan sonra beni dar ağacına götür. O esnada bir şefaatçi suçumun affını dilesin. Bu işi dört yol ağzı bir yerde, tellal pazarında yaptır. Ondan sonrada beni, huzurundan uzak bir şehre sür ki ben, onların arasına yüz türlü din kayıtsızlığı sokayım.

Bu halde diyeyim ki: ben gizli hıristiyanım; ey sır bilen Tanrı; sen benim gönlümü bilirsin!Padişah, benim imanımı anladı; taassuptan dolayı canıma kasdetti.
Dinimi padişahtan saklamak, onun dininden görünmek istedim. Padişah, benim sırlarımdan bir koku sezdi. Sözlerim huzurunda kusurlu göründü. 

Dedi ki: “Sözlerin, içinde iğne olan ekmek gibidir. Benim gönlümden senin gönlüne pencere var. Ben o pencereden halini gördüm, artık lafını dinleyemem.” Eğer İsa’nın ruhaniyeti bana imdat etmeseydi o, yahudicesine beni parça parça ederdi .İsa için başımla oynar, canımı verir ve bunu canıma yüz binlerce minnet bilirim. İsa’dan canımı sakınmam, fakat onun din bilgisine iyiden iyiye vakıfım. O pak dinin cahiller arasında mahvolması, bana dokunmakta.
İsa’ya şükrolsun ki biz, bu hak dine yol gösterici olduk. Belimizi zünnarla bağladığımızdan beri Yahudiden ve Yahudilikten kurtulduk. Ey halk; devir, İsa’nın devridir. Onun dininin sırlarını candan dinleyin!” 

Vezir, bu hileyi, padişaha sayıp dökünce padişahın gönlünden endişeyi tamamiyle giderdi. 

Padişah vezire, vezir ne dediyse yaptı.Halk, bu gizli ve hakikati meçhul hileden dolayı şaşırıp kaldı. Onu hıristiyanların oturdukları tarafa sürdü.Vezir de ondan sonra halkı davete başladı. 

HIRİSTİYANLARIN VEZİRİN HİLESİNE İNANMALARI 

Yüz binlerce hıristiyan, azar azar ozun etrafına toplandı.O onlara gizlice İncil’in, zünnarın ve namazın sırrını anlatmaktaydı.Görünüşte din hükümlerini anlatıyordu;fakat bu anlatış, hakikatte onları avlamak için ıslık ve tuzaktı.
Bunun için (gizli hileyi anlamak müşkül olduğundan) bazı Ezhab, Peygamber’den, azgın ve hilekar nefsin hilesini sorarlar; 

“Nefis, ibadetlere ve candan gelen ihlasa gizli garezlerden ne karıştırır?” derlerdi. 

Peygamber’den ibadetin faziletini ve sevabını arayıp sormazlar;”Apaçık ayıp hangisidir?”diye kötü huyları sorarlardı. Gülü kerevizden fark edercesine kıldan kıla,zerreden zerreye nefis hilesini tanır, bilirlerdi. Eshab’ın kılı kırk yaranları, umumiyetle o vaız ve beyana hayran olurlardı. 

Hıristiyanlar tamamı ile ona gönül verdiler. Zaten avamın taklidinin kuvveti ne olabilir ki? Kalplerinin içine onun muhabbetini ektiler, onu İsa’nın halifesi sandılar. O ise hakikatte tek gözlü melun Deccal’dı. 

Ey Tanrı, feryadımıza yetiş; sen ne güzel yardımcısın! Ey Tanrı, yüz binlerce tuzak ve yem var, bizler de yemsiz kalmış halis kuşlar gibiyiz. Her an yeni bir tuzağa tutuluyoruz, istersek her birimiz, birer doğan ve simurk olalım. 

Sen bizi her zaman tuzaktan kurtarmaktasın. Ey gani ve müstağni Tanrı, biz yine bir tuzağa doğru gitmekteyiz! Biz bu ambarda buğday biriktirmede, toplanan buğdayı yine kaybetmekteyiz. Biz, bu vahşi mahluklar topluluğu, düşünmüyoruz ki buğdayın noksanlaşması farenin hilesindendir. Fare, ambarımızı deldikçe, hilesinden ambar harab olmuştur. Ey can, önce farenin şerrini defet, sonra buğday biriktirmeye çalış, çabala! 

O büyükler büyüğünün haberlerinden birini dinle: “Huzuru kalb olmadıkça namaz tamam olmaz.” Eğer bizim ambarımızda hırsız bir fare yoksa kırk yıllık ibadet buğdayı nerde?Her günlük azar azar sadikane ibadet taneleri niçin bu ambarımızda toplanmıyor? 

Çakmak demirinden birçok ateş yıldızı sıçradı, o yanmış gönül, onları kabul edip çekti.Ama karanlıkta bir hırsız, gizlice kıvılcımlara parmak basmakta.Onları,felekte bir çırağ parlamasın diye, birer birer söndürmekte. 

İnayetlerin bizimle oldukça o bayağı hırsızlardan bize nice ve ne vakit korku olabilir? Bir adımda binlerce tuzak olsa, sen bizimle oldukça hiç gam yok! Her gece ten tuzağından ruhları kurtarmakta, tahtaları sökmektesin. 

Ruhlar her gece bu kafesten kurtulurlar, ne kimsenin hakimi,ne de mahkumu olmayarak feragate ulaşırlar. Geceleyin zindan haberleri yoktur, sultana mensup davetliler, geceleyin devletten haberdar değildirler.Ne gam var, ne kar ve ne zarar düşüncesi.Ne bu filan kadının hayali, ne o filan erkeğin kuruntusu! 

Arifin hali , uyanıkken de budur, Tanrı”onlar uykudadırlar” dedi. Bunu inkar etme.Onlar gece gündüz dünya ahvalinden uykudadırlar;Rabbin elinde evirip çevirdiği kalem gibidirler.Yazı esnasında eli görmeyen kimse, kalemin hareketini kalemden sanır.Tanrı arifin bu halinden halka pek az bir miktarını gösterdi; halkı ise hisse mensup uyku kapladı(gaflete dalıp arifi anlamadılar.) Onların canı:sırrına akıl almaz sahraya gitti.Ruhlarıda istirahatte, bedenleri de.Sonra tekrar bir ıslıkla onları tuzağa çeker, hepsini teklif kaydine düşürürsün. 

*Sabah vaktinin nuru baş kaldırıp feleğin altın gerkesi kanat çırpınca, Sabahı zuhura getiren, İsrafil gibi, herkesi o diyardan suret alemine getirir; Yayılmış ruhları cisim yapar, her cismide tekrar gebe bırakır. Can atlarını eğersiz kor; bu, “uyku ölümün kardeşidir”sırrıdır. 

Fakat gündüzün geri gelmeleri için ayaklarını uzun bir bağla bağlar.Ta ki o çayırdan, onu geri çeke ve otlaktan yine yük altına getire.Keşki Eshab-ı kehf gibi, yahut Nuh’un gemisi gibi bu ruhu koruyaydı. Da bu fikir, bu göz ve kulak;şu uyanıklık ve akıl tufanından kurtulaydı. Dünyada nice Eshab-ı Kehf vardır ki bu zamanda senin yanıbaşında ve önündedir. Mağara da , dost da onunla terennüm etmektir. Ne fayda, senin gözünde ve kulağında mühür var? 

Halife, Leyla’ya dedi ki:”Sen o musun ki Mecnun, senin aşkından perişan oldu ve kendini kaybetti.Sen başka güzellerden güzel değilsin.” Leyla, “Sus, çünkü sen mecnun değilsin” diye cevap verdi.

Uyanık olan daha ziyade uykudadır. Onun uyanıklığı uykusundan beterdir. Canımız hak uyanı olmazsa uyanıklık, bizim için iki dağ arasındaki boğaz ve geçit gibidir. Canın; her gün hayalin tekmesini yemeden, ziyandan, faydadan, elden çıkarma, kaybetme korkusundan. Ne temizliği kalır, letafeti, ne kuvveti, ne de göklere çıkacak yolu! 
Uyumuş ona derler ki o,her hayalden ümitlenir, onunla konuşur; Uykuda Şeytan’ı Huri gibi görür, sonra şehvetle Şettan’a erlik suyu döker.Nesil tohumunu çorağa dökünce uyanır, kendine gelir, hayalde ondan kaçar. O rüyadan elde ettiği baş ağrısı, beden pisliğidir. Ah o zahirde görünen, hakikatte görünmeyen, aslı olmayan hayalden! 

Kuş havadadır, gölgesi yerde kuş gibi uçar görünür.Ahmağın biri, o gölgeyi avlamaya kalkışır, takati kalmayıncaya kadar koşar. O gölgenin havadaki kuşun aksi olduğundan; o gölgenin aslının nerde bulunduğundan haberi yok! Gölgeye doğru ok atar. Bu araştırma yüzünden okluk bomboş kalır. 

Ömrünün okluğu boşaldı. Ömür gitti; gölge avı ardında koşmada yandı eridi! Bir kişinin dadısı, tanrı gölgesi olursa onu gölgeden ve hayalden kurtarır.Tanrıya kul olan, Tanrı gölgesidir. O bu alemden ölmüş, Tanrı ile dirilmiştir. Fırsatı kaçırmadan ve şüphe etmeksizin onun eteğine sarıl ki ahir zamanın sonundaki fitnelerden kurtulasın.

Tanrı gölgeyi nasıl uzattı (ayeti) evliyanın nakşidir. Çünkü veli , Tanrı güneşi nurunun delilidir. Bu yolda bu delil olmaksızın yürüme, Halil gibi “Ben batanları sevmem de”! Yürü, gölgeden bir güneş bul. Şah Şems-i Tebrizi’nin eteğine yapış! Bu düğün ve gelinin bulunduğu yerin yolunu bilmezsen Hak ziyası Hüsameddin’den sor! 

Haset yolda gırtlağına sarılsa… bil ki İblis’in tuğyanı hasettir. Çünkü o, haset yüzünden Adem’den arlanır… Kutlulukla haset yüzünden savaşır. Yolda bundan daha güç geçit yoktur. Ne kutludur o kişi ki yoldaşı, haset değildir. Bu beden, haset evi olagelmiştir. Soy sop hasetten bulaşık bir hale düşer. Ten haset evidir ama Tanrı, o teni tertemiz etmiş, arıtmıştır. 

“Evimi temizleyin” ayeti beden temizliğini bildirir. Bedenin tılsımı toprağa mensupsa da hakikatte nur definesidir. Sen (hakikatte) teni olmayana hile ve haset edersen o hasetten gönül kararır. Tanrı erlerinin ayakları altına toprak at! 

O vezirciğin yaratılışı hasettendi, onun için abes yere kulağını, burnunu yele verdi! O ümitle ki haset iğnesinden akan zehirle mahzunları ta canlarından zehirliye.

Hasetten burnunu koparan kişi, kendisini kulaksız ve burunsuz bırakır. Burun, odur ki bir koku alsın ve kokuda, koku alanı bir yüzün bulunduğu tarafa götürsün. Kim koku almazsa burunsuzdur, koku da ancak din kokusudur.Bir koku alıp onun şükrünü eda etmiyen kimse, küfranı nimet etmiş ve kendi burnunu mahveylemiştir. Hem şükret, hem şükredenlere kul ol. Onların huzurunda ölerek ebedi hayat kazan! Vezir gibi sermayeyi, yol vuruculuktan edinme. Tanrı kullarını namazdan menetme.

O kafir vezir, din nasihatçisi olarak hile ile badem helvasına sarımsak karıştırmıştı! 

Zevk sahibi olanlar onun sözünde acılık karışmış bir tat sezdiler.O, garezle karışık latif sözler söylemekte, gül sulu şeker şerbetinin içine zehir dökmekteydi. Sözünün dış yüzü, yolda çevik ol, diyordu. Ardından da cana, gevşek ol demekteydi. 

Gümüşün dışı ak ve berraksa da el ve elbise ondan katran gibi bir hale hale gelir. Ateş kıvılcımlarıyla kızıl çehreli görünürse de onun yaptığı işin sonundaki karanlığa bak! Yıldırım, bakışta saf bir nurdan ibaret görünür;(fakat) göz nurunu çalmak (gözü kamaştırmak) onun hassasıdır. 

Vezirin sözleri, uyanık ve zevk sahibi olanlardan başkaları için bir boyun halkasıydı(onun sözlerini kabul etmişler,ona uymuşlardı).Vezir padişahtan altı ay ayrı kaldı, bu müddet zarfında İsa’ya uyanlara penah oldu. Halk umumiyetle dinini de, gönlünü de ona ısmarladı. Onun emir ve hükmü önünde herkes, can feda ediyordu. 

Padişahla onun arasında haber gidip geliyordu. Padişah, ona gizlice vahitlerde bulunuyordu. 

*Nihayet muradının hasıl olması, hıristiyanların toprağını yele vermesi için. Padişah “Ey devletli vezirim, vakit geldi, kalbini gamdan tez kurtar”diye mektup yazdı. Vezir de “padişahım; işte şimdicik İsa dinine fitneler salma işindeyim” diye cevap verdi. 

Hükümetleri zamanında, İsa kavminin on iki emri vardır.Her fırka bir emre tabiydi; kendi beyine tamah yüzünden kul olmuştu.Bu on iki emirler kavimleri, o kötü vezire bağlanmışlardı.Hepsi, onun sözüne itimad ediyordu, hepsi onun mesleğine uymuştu.O, öl, der demez her emir hemen o anda ölürdü. 

Vezir, her emrin adına birer tomar düzdü. Her tomarın yazısı, başka bir olaydı. 

Her birinin hükmü başka bir çeşittir. Bu baştan aşağıya kadar ona aykırıdır.Birinde riyazat ve açlık yolunu tövbenin rüknü, Tanrı’ya dönüşün şartı yapmış.
Birinde “Riyazat faydasızdır, bu yolda cömertlikten başka kurtuluş yoktur” demişti. 
Birinde demişti ki: “Senin açlık çekişin, mal verişin mabuduna şirk koşmadır. Gam ve rahat zamanında Tanrı’ya dayanmak ve tamamiyle teslim olmaktan gayri hepsi hiledir, tuzaktır.”
Öbüründe demişti ki: “Vacip olan hizmettir, yoksa tevekkül düşüncesi suçtan ibarettir.”
Birinde; “Dindeki emir ve nehiyler, yapmak için değil, aczimizi bildirmek içindir. Ta ki onlardan aciz olduğumuzu görelim de Tanrı kudretini bilelim, anlayalım” demişti.
Öbüründe, “Kendi aczini görme, uyan, kendine gel; o aczi görüş, küfranı nimettir. Kendi kudretini gör ki bu kudret ondandır. Kudretini, nimeti bil ki, kudret odur” demişti.
Birinde demişti ki: “Bu ikisinden de geç, nazarına her ne sığarsa put olur!”
Öbüründe; “Bu mumu söndürme ki bu görüş, meclise mum mesabesindedir. Eğer nazardan ve hayalden geçersen gece yarısı visal mumunu söndürmüş olursun” demişti.
Birinde demişti ki: “Söndür, hiç korkma ki yüz binlerce karşılığını göresin. Çünkü nazar mumunu söndürmekle can mumu artar, kuvvet bulur. Sabrının yüzünden Leyla’n Mecnun olur! Kim, zahitliği yüzünden dünyayı terk ederse dünya onun önüne çok, daha çok gelir!”
Başka birinde; “Hak sana ne verdiyse onu icat ederken tatlılaşmıştır, kolaylaştırmıştır. Onu güzelce al; kendini zahmete sokma” demişti.
Birinde demişti ki: “Kendine ait olanı terk et, çünkü tabiatının kabul ettiği, merduttur, kötüdür. Birbirine aykırı yollar, nefse kolaydır, herkese bir din, can olmuştur,eğer Hak’kın din işlerini kolaylaştırması, doğru bir yol olsaydı her yahudi ve mecusi, Tanrı’yı duyar, anlardı” demişti. 
Öbüründe demişti ki: “Kolay, odur ki gönlü hayatı ve canın gıdası ola. Tabiatın hoşlandığı her şey, vakti geçince, çorak yere ekilmiş tohum gibi mahsul vermez. Onun mahsulü, pişmanlıktan başka bir şey olmaz; onun kazancı, sahibine ziyandan başka bir şey getirmez. O zevk, sonunda da önünde olduğu gibi kolay ve hoş görünmez; nihayette adı güç olur, güçlenmiş bir hale gelir. 

Sen güçlendirilmişle, kolaylaştırılmışı, birbirinden ayırdet; bunun yüzünü de sonuna nazaran gör, onun yüzünü de sonuna nazaran”Bir tomarda da; “Bir üstad ara. Akıbeti görme hassasını nesepte (şunun bunun soyundan gelmiş olmakta ve bununla öğünende) bulamazsın. 

Her çeşit din salikleri üstad aramaksızın, peygamberlere tabi olmaksızın işlerin akibetlerini gördüler, kendi akıllarınca netice hakkında istidlallerde bulundular da bu yüzden hata ve dalalete düştüler. Akıbet, görme elle dokunmuş, örülmüş değildir. Böyle olsaydı dinlerde nasıl ayrılık olurdu?” demişti.
Bir tanesinde demişti ki: “Usta da sensin, çünkü ustayı da sen tanırsın. Er ol erlerin maskarası olma; kendi başının çaresine bak sersemleşme.”
Bir diğerine; “Bunların hepsi birdir. İki gören kimse şaşı adamcağızdır” demiş.Bir tomarda da; “Yüz, nasıl bir olur, bunu kim düşünür, meğer ki deli olsun! Bunların her biri, öbürünün zıddıdır. Gayrı zehirle şeker nice bir olur? Zehirden de şekerden de geçmedikçe vahdet bahçesinden nice koku alabilirsin? demişti.

O İsa dinine düşman olan vezir bu tarz da bu çeşitte on iki tomar yazdı.
İhtilaf; gidiş tarzındadır, yolun hakikatinde değil
O, İsa’nın bir renkte oluşundan koku alınamamıştı. O, İsa küpünün mizacından huy kapmamıştı. 
Yüz renkli elbise, İsa’nın saf küpünden saba rüzgarı gibi sade ve latif bir hale gelir, tek bir renge boyanırdı. Birlikteki bu tek renklilik, insana usanç ve sıkıntı veren tek renklilik değildir.
Belki o tek renk deniz gibidir, ona dalanlar da balık gibi hayat ve neşe içindedirler. Karada gerçi binlerce renk var, ama balıkların kurulukla cengi var! 
Misal olarak söylenen balık kimdir, deniz nedir ki yüce ve ulu padişah, ona benzesin!Varlık alemindeki yüz binlerce denizler ve balıklar, o ikram ve ihsan huzurunda secde ederler.
Nice ihsan yağmuru yağdı da deniz, inciler saçıcı bir hale geldi. Nice kerem güneşi nur saçtı da bulut ve deniz cömertlik öğrendi. Suya ve toprağa zatının ışığı vurdu da o sebeple yeryüzü, tane ve tohum kabul eder oldu. 

Toprak emindir; ona her ne ekersen ihanet görmeksizin onun cinsini toplar, devşirirsin.Toprak bu eminliği o eminlikten bulmuştur, çünkü adalet güneşi ona nur saçmıştır.
İlk bahar, Hak fermanı getirmedikçe, toprak sırrını nice açığa vurur? O, öyle bir cömert ve vericidir ki bu haberleri, bu eminliği ve bu doğruluğu bir cemada , kuru yeryüzüne vermiştir. Fazıl ve ihsanı, kuru toprağı haberdar eder, kahır ve celali de akıllı insanları kör eyler.

Canda, gönülde o coşmaya takat yoktur. Kime söyliyeyim? Cihanda bir tek kulak yok! Nerede bir kulak varsa; onun yüzünden, göz oldu. Nerede bir taş varsa; onun lütfiyle yeşim taşına döndü.

Kimyayı meydana getiren o dur, kimya ne oluyor ki? Mucize bağışlayıcıdır,simya ne oluyor ki? Benim bu öğüşüm, öğmeyi terk etmenin ta kendisidir; çünkü bu öğüş, varlık delilidir, varlık ise hatadır.Onun varlığına karşı yok olmak gerektir:onun huzurunda varlık nedir? Manasız bir şeyden ibarettir! Varlık kör olsaydı… Ondan erirdi, güneşin hararetini tanır, anlardı. Bu zahiri vucudun Allah’ın varlığıyla var olduğunu bilmemesi körlüğüne delildir. 

Padişah gibi vezir de cahil ve gafildi. Varlığı vacip olan Kadim Tanrı ile pençeleşiyordu. Öyle kudretli bir Tanrı ile pençeleşiyordu ki bir anda yoktan bu gibi yüz tanesini var eder. 

Senin gözüne kendini görmek hassasını verince nazarında alem gibi yüzlerce alem meydana getirir. Her ne kadar dünya senin yanında azametli ve nihayetsizse de bil ki kudrete karşı bir zerre bile değildir. Zaten bu alem sizin canlarınızın hapishanesidir; uyanın, o tarafa gidin! Zira o taraf sizin sahranız, mesire yerinizdir.

Bu alemin hududu vardır, o alem ise esasen hadsizdir. Nakış ve suret, o manaya settir,maniadır. 

Firavun’un yüz binlerce mızrağını tek bir Musa’nın bir tanecik asası ile kırdı.Yüz binlerce Calinus’un yüz binlerce hekimlik hünerleri vardı; İsa’nın ve nefesinin yanında batıl oldu. Yüz binlerce şiir defterleri vardı, bir tek Ümmi’nin kitabına karşı ayıp ve ar haline geldi.

Aşağılık olmayan kişi böyle galip Tanrı huzurunda niçin ölmesin.Çok dağ gibi gönüller kopardı. Kurnaz kuşu, iki ayağından asakoydu. Akıl ve zekada kemale ermekle Tanrı’ya varılmaz. Padişahın fazıl ve ihsanı aczini bilen kişiden başkasını kabul etmez.

Hey gidi hey… Çok köşe, bucak kazıcı ve hazine doldurucular; o kurup duran kişiye, o öküze(vezire) maskara oldular. Öküz kimdir ki sen onun maskarası olasın. 

Bir kadının kötü işten yüzü sararınca, utanınca Tanrı, onu çarpıp Zühre yıldızı yaptı. Bir kadını Zühre yapmak çarpma oldu da balçık haline geliş, çarpılma değil midir? Be inatçı!!!Ruh seni en yüksek göklere çıkarırken sen en aşağılıklara, su ve çamura doğru gittin.Akılların bile imrendiği öyle bir varlığı, bu alçaklık yüzünden değiştin. Şimdi bak, bu senin kendini çarpman nasıl? O çarpılma yanında bu, gayet aşağı. Himmet atını yıldız cihetine sürdün, nücum ilmi ile uğraştın da secde edilmiş Adem’i tanımadın!

Ey hayırsız evlat! Nihayet sen Ademoğlusun, ne vakte dek alçaklığı şeref sayarsın.Niceye dek “ben alemi zaptedeyim, bu cihanı kendi varlığımla doldurayım” dersin?Dünyayı baştan başa kar kaplasa güneşin harareti, bir görünüşte onu eritir.

O vezirin vebalini de, daha onun gibi yüz binlercesinin vebalini de Tanrı bir kıvılcımla yok eder. O, aslı olmayan hayelleri, tamamı ile hikmet yapar; o, zehirli suyu şerbet haline getirir.O zan ve şüphe doğuran sözleri, hakikat ve yakin haline getirir. Kin ve adavet sebeblerinden dostluk ve muhabbet belirtir.
İbrahim’i ateş içinde besler; korkuyu, ruhun emniyeti ve selameti yapar. Onun sebep yakıcılığına hayranım. Onun hayallerinde Sofestai gibiyim. 

O vezir kendince başka bir hile kurdu. Vaiz ve nasihati bırakıp halvete girdi. Müritleri yakıp yandırdı. Tam kırk elli gün halvette kaldı. Halk onun iştiyakından, hal ve tavrı ile sözünden, sohbetinden uzak düştükleri için deli oldular.Onlar yalvarıp sızlanıyorlardı, vezir ise halvette riyazattan iki büklüm olmuştu.

Hepsi birden”Biz sensiz kötü bir hale düştük, karışıklık içindeyiz, değneğini yeden birisi olmadıkça körün ahvali ne olur? İnayet et. Allah için olsun, bundan ziyade bizi kendinden ayırma! Bizler çocuk gibiyiz, sen bize dadısın; sen bizim üzerimize o gölgeyi döşe” demişlerdi.

Vezir dedi ki: “Ruhum dostlardan uzak değildir. Fakat dışarı çıkmaya izin yok. Emirler rica ve şefaate, müritler dil uzatmaya başladılar:“Ey kerem sahibi! Bu ne kötü talih ki sensiz gönülden de yetim kalmışızdır, dinden de. Sen bahaneler ediyorsun, biz ise dertle yürek yangınlığından soğuk soğuk ah edip duruyoruz. Biz senin sohbetine alışmışız. Biz senin hikmet sütünle beslenmişiz. Allah aşkına bize bu cefayı yapma; lütfen bu günü yarına bırakma! Gönlün razı olur mu, aşıkların, akıbet istifadesiz kalsınlar? Hepsi de karadaki balık gibi çırpınıyorlar. Suyu aç ırmağım bendini yık! Ey zamanede naziri olmayan zat! Allah aşkına halkın imdadına yetiş!” 

Vezir dedi ki: “Dikkat ediniz, ey dedikodu düşkünleri! Dilden çıkan ve kulakla duyulan zahiri vaizleri arayanlar! Bu aşağılık duygu kulağına pamuk tıkayın, ten gözünden duygu başını çözün! O gizli kulağın pamuğu, baş kulağıdır, bu kulak sağır olmadıkça o can kulağı sağırdır. Hissiz, kulaksız, fikirsiz olur ki “İrcii-Tanrına geri dön” hitabını işitesiniz.

Sen uyanıklık dedikodusunda oldukça uyku sohbetinden nasıl olur da bir koku alabilirsin! Bizim sözümüz işimiz, hariçte yürümektedir. Batıni yürümek ise gökler üzerinde olur. 
Cisim kuruluğu(bu alemi) gördü, çünkü kuruluktan (bu alemden) doğdu; can İsa’sı ayağını denize attı. Kuru cismin yürümesi, kuruya düştü, ama canın yürümesine gelince: Ayağını denizin ta ortasına bastı. Ömür kuruluk yolunda; gah dağ, gah deniz, gah ova aşarak geçip gittikten sonra…
Abıhayatı, nerede bulacaksın; deniz dalgalarını nerede yaracaksın? Kara dalgası, bizimkuruntularımız, anlayışımız ve fikrimizdir. Deniz dalgası ise kendinden geçiş, sarhoşluk ve yokluktur.
Sen bu sarhoşlukta oldukça o sarhoşluktan uzaksın. Bundan sarhoş oldukça o kadehten nefret eder durursun.Zahir dedikodusu toz gibidir. Kulak gibi bir müddet dinlemeyi adet edin!” 

Hepsi birden dediler ki: “Ey bahane arayan hakim bu cefayı bize reva görme! Hayvana takati derecesinde yük yüklet. Zayıflara iktidarları nispetinde iş havale et!
Her kuşun yiyeceği lokma, kendine göredir. Nasıl olur da her kuş bir inciri(bütün olarak) yutabilir? Çocuğa süt yerine ekmek verirsen zavallı yavruyu öldü bil! Ondan sonra dişleri çıkınca kendi kendine onun içi ekmek ister.

Henüz kanadı çıkmayan kuş uçmaya kalkışırsa her yırtıcı kedinin lokması olur. Ama kanatlanınca o kendisinden teklifsizce,iyi ve kötü ıslık olmaksızın uçar.
Senin sözün Şeytan’ı susturur, senin lütuf ve keremin, bizim kulağımıza akıl ve fehim verir. Söyleyen, sen olunca kulağımız, tamam akıldan ibarettir. 
Madem ki deniz sensin, kurumuz da denizdir! Ey (sekizinci gökteki) Simak burcundan (denizin dibindeki) balığa kadar her şey kendisinden nurlanmış olan! Seninle olunca yer, bize gökten daha iyidir. Sensiz, biz göğün ta üstünde bile karanlık içindeyiz. 

Ey ay! Gayrı bu felek, nedir ki seninle mukayese edilebilsin? Göklerin süreta yüksekliği var. Mana yüzünden yükseklik temiz ruhundur. Süreta yükseklik, cisimlerindir, fakat mana huzurunda cisimler, isimlerden ibsrettir. 

Vezir dedi ki: “Delillerinizi kısa kesiniz; nasihatimi can ve gönülden dinleyiniz. Emin isem, emin adam ittiham edilmez göğe ver desem bile!Eğer ben mahzı kemal isem kemali inkar nedir? Değilsem bu zahmet bu eziyet ne oluyor? Ben bu halvetten çıkmayacağım çünkü, kalp ahvali ile meşgulüm.” 

Hepsi birden dediler ki: “Ey vezir, inkar etmiyoruz, bizim sözümüz ağyarın sözü gibi değildir. Ayrılığından göz yaşlarımız akmakta, canımızın ta içinden ahu vahlar coşmakta!”

Çocuk dadı ile kavga etmez. Gerçi ne kötüyü bilir ne iyiyi… Fakat boyuna ağlar durur! Biz çenk gibiyiz sen mızrak vurmaktasın; inleme bizden değil, sen inliyorsun!
Biz ney gibiyiz bizdeki nağme senden. Kazanıp kaybetmede satranç oyunu gibiyiz; ey huyları güzel! Bizim kazanıp kaybetmemiz sendendir.
Ey bizim canımıza can olan! Biz kim oluyoruz ki seninle ortada olalım, görünelim! Biz yokuz. Varlıklarımız, fani suretle gösteren Vücud-u Mutlak olan sensin. 
Biz umumiyetle aslanlarız ama bayrak üstüne resmedilmiş aslanlar! Onların zaman zaman hareketleri, hamleleri rüzgardandır. Hareketimiz de, varlığımız da senin vergindir. Varlığımız umumiyetle senin icadındır. Yoksa varlık lezzetini gösterdin. 

Yok olanı kendine aşık eylemiştin! O İn’am ve ihsanın lezzetini… mezeyi, şarabı ve kadehi esirgeme!Esirgersen kim arayıp tarıyabilir? Nakış nakkaşla nasıl mücadele eder? Bize bizim efendimize bakma; kendi ikramına, kendi cömertliğine bak! 

Biz yoktuk, mücadelemiz de yoktu. Senin lütfun bizim söylenmemiş sırlarımızı da işitiyordu. Nakış, nakkaşın ve kaleminin huzurunda ama karnındaki çocuk gibi aciz ve eli bağlıdır.

Kudret huzurunda bütün alem mahlukları, iğne önünde gergef gibi acizdir.Kudret gergefe bazen şeytan resmi, bazen insan resmi işler; gah neşe, gah keder nakşeder.Gergefin eli yok ki onu def için kımıldatsın; dili yok ki fayda, zarar hususunda ses çıkarsın.

Sen beytin tefsirini Kur’an dan oku Tanrı “Attığın zaman sen atmadın” dedi.Biz bir ok atarsak, atış, bizden değildir. Biz yayız, o yayla ok atan Tanrı’dır.Bu “cebir” değil, cebbarlığın manasıdır. Cebbarlığı anış da, ancak Tanrı’ya tazarru ve niyaz içindir. 

Bizim figanımız muztar ve kudretsiz olduğumuzun delilidir. Yaptığımızdan utanmamız da elimizde ihtiyar olduğuna delildir.Yapıp yapmamada ihtiyarımız varsa utanma ne? Bu acıklanma, bu utanış, bu teeddüp ne? Hocaların şakirtleri terbiye etmesi niçin; fikir, neden tedbirlerden tedbirlere dönüyor? 
Eğer sen “O, cebirden gafildir. Hak’ka mensup olan ay, bulutta yüzünü gizliyor” dersen.Buna hoş bir cevap var; dinlersen küfürden geçer dini tasdik eder, bana tabi olursun:Hasret ve figan, hastalık zamanındadır.

Hastalık zamanı tamamı ile uyanıklık zamanıdır. Hasta olduğun zaman günahından istiğfar eder durursun.Sana günahın çirkinliği görünür; iyileşince yola geleyim diye niyet edersin. Bundan sonra kulluktan başka bir iş ihtiyar etmiyeyim diye ahdeylersin.

Şu halde bu yakinen anlaşıldı ki hastalık sana akıllılık bahşediyor. Ey asılı arayan kimse! Şu aslı bil ki kimde dert varsa o, koku almış, dermana ermiştir.Kim daha ziyade uyanıksa o daha ziyade dertlidir. Kim işi daha iyi anlamışsa onun benzi daha sarıdır.

Hak’kın cebrinden agah isen feryadın nerede? Cebbarlık zincirini görüşün hani? Zincire bağlanan nasıl olur da neşelenir? Hapiste esir olan nasıl hürlük eder? Eğer ayağını bağladıklarını, başına padişah çavuşlarının dikildiğini görüyorsan…Gayrı sende acizlere çavuşluk etme. Çünkü bu vazife acizlerin huyu ve tabiatı değildir.Madem ki görmüyorsun; Tanrı’nın cebrinden bahsetme! Görüyorsan hangi gördüğünün nişanesi? 

Hangi bir işe meylin varsa o işte kendi kudretini apaçık görür durursun; hangi işe meylin ve isteğin yoksa… Bu Tanrı’dandır diye kedini Cebri yaparsın! Peygamberler, dünya işinde Cebridirler, kafirler de ahiret işinde. Peygamberlerin, ahiret işinde ihtiyarları vardır, cahillerin de dünya işinde.

Zira her kuş, kendi cinsinin bulunduğu yere gider, bedeni, geride uçmaktadır, canı daha tez, daha ileri gitmekte.! Kafirler “Siccin” cinsinden olduklarından dünya zindanına rahat rahat gelmişlerdir.

Peygamberler, (İlliyyi) cinsinden olduklarından can ve gönül İlliyyine doğru gitmişlerdir.Bu sözün sonu yoktur, fakat biz yine dönüp o hikayeyi tamamlayalım: 

Vezir içerden seslendi: “Ey müritler, benden size şu malum olsun. Ki İsa bana “Hep yakınlarından, arkadaşlarından ayrıl, tek ol, yüzünü duvara çevirip yalnızca otur, kendi varlığından da halveti ihtiyar et” diye vahyetti.Bundan sonra konuşmaya izin yok, bundan sonra dedikodu ile işim yok.

Dostlar elveda! Ben öldüm, yükümü dördüncü göğe ilettim. Bu suretle de ateşe mensup feleğin altında zahmet ve meşakkatler içinde yanmayalım. Bundan sonra dördüncü kat gök üstünde, İsa’nın yanında oturacağım.” 

Neden sonra o emirleri yalnız ve birer birer çağırıp her birine bir söz söyledi.Her birine “İsa dininde Tanrı vekili ve benim halifem sensin. Öbür emirler senin tabilerindir. İsa, umumunu senin taraftarın ve yardımcın etti. Hangi emir, baş çeker, tabi olmazsa onu tut; ya öldür yahut esir et, hapse at. Ama ben sağ iken bunu kimseye söyleme, ben ölmedikçe, reisliğe talip olma. Ben ölmedikçe bunu hiç meydana çıkarma. Saltanat ve galebe davasına kalkışma. 
İşte şu tomar ve onda Mesih’in hükümleri… Bunu ümmete tasih bir tarzda oku!” dedi.

O, her emire ayrı olarak şunu söyledi: “Tanrı dininde senden başka naib yoktur!”Her birini ayrı ayrı ağırladı. Ona ne söyledi ise buna da onu söyledi. Her birine bir tomar verdi, her tomar öbürünün zıddını ifade ediyordu. O tomarların metni “Ya” harfinden “Elif” harfine kadar olan harflerin şekilleri gibi birbirine aykırıdır. Bu tomarın hükmü, öbürünün zıddıydı, bu zıt diyeti bundan önce bildirdik. 

Ondan sonra daha kırk gün kapısını kapadı. Kendisini öldürüp varlığından kurtuldu.Halk onun ölümünü haber alınca kabrinin üstü kıyamet yerine döndü. Bir hayli halk onun yası ile saçlarını yolarak, elbiselerini yırtarak mezarı üstüne yığıldı.

Arap’tan ,Türk’ten, Rum’dan, Kürt’ten oraya toplananların sayısını da ancak Tanrı bilir.Mezarın toprağını başlarına serptiler. Onun derdini yerinde ve dertlerine derman gördüler. Bir ay ahali, mezarı üstünde gözlerinden kanlı yaşlara yol verdiler. Onun ayrılığı derdinden padişahlar da, büyükler de, küçükler de ah u figan ediyorlardı. 

Bir ay sonra halk dedi ki: “Ey ulular! Siz beylerden o vezirin makamına oturacak kimdir. Ki biz o zatı, vezirin yerine imam ve mukteda tanıyalım. Elimizi de, eteğimizi de onun eline teslim edelim.

Madem ki güneş battı ve bizim gönlümüzü dağladı, onun yerine çırağı yakmaktan başka çaremiz yok.Sevgili, göz önünden kayboldu mu, onun visalinden mahrum kaldık mı, yerine birisinin vekil olması, birisinin bize yadigar kalması gerekir.Gül mevsimi geçip gülşen harap olunca gül kokusunu nereden alalım? Gül suyundan!

Ulu Tanrı açıkça meydan da olmadığından, bu peygamberler Hakk’ın vekilleridir. Hayır yanlış söyledim. Vekil ile vekil edeni iki sanırsan (bu) hatadır, iyi bir şey değil.Sen sürete taptıkça ikidir. Süretten kurtulana göre ise birdir. Bir adam, gözün nuruna bakarsa iki gözün nuru, birbirinden ayırdedilemez. 

Bir yerde on tane çırağ bulundurulursa görünüşte her biri, öbüründen ayrıdır. Nuruna yüz çevirirsen şüphesiz ki birinin nurunu öbürlerinden ayırt etmeye imkan yoktur.

Yüz tane elma, yüz tane de ayva saysan her biri ayrı ayrıdır. Onları sıkarsan yüz kalmaz hepsi bir olur. Manalar da taksim ve sayı yoktur, ayırma birleştirme olamaz. Dostun, dostlarla birliği hoştur. Mana ayağını tut (ona yönel), süret serkeştir.Serkeş süreti, eritip mahveyle ki onun altında define gibi olan vahdeti göresin. Eğer sen eritmezsen onun (Tanrı’nın) inayetleri, esasen onu eritir. 

Ey gönlüm kulu olan Tanrı!O hem gönüllere kendini gösterir, hem dervişin hırkasını diker. Hepimiz yayılmıştık ve bir. Orada başsız ve ayaksızdık; Güneş gibi bir cevherdik, düğümsüz ve saftık… su gibi.O güzel ve latif nur sürete gelince kale burçlarının gölgesi gibi sayı meydana çıktı. Mancınıkla burçları yıkın ki bu bölüğün arasından ayrılık kalksın.

Mutlaka ben bunu açar, anlatırdım, fakat bir fikir bile sürçmesin, (bundan) korkarım. Nükteler keskin bir çelik kılıç gibidir. Eğer kalkanın yoksa gerisin geriye kaç! Kalkansız bu elmasın karşısına gelme. Çünkü kılıca kesmekten utanç gelmez.Ben bu sebepten kılıcı kına koydum; Ters okuyan birisi, aykırı mana vermesin.

Hikayeyi tamamlamaya, doğrular topluluğunun vefakarlığından bahse geldik: O reisin ölümünden sonra kalktılar, yerine bir vekil istediler. 

O emirlerin birisi öne düşüp o vefalı kavmin yanına gitti. Dedi ki: “İşte o zatın vekili; zamanede İsa halifesi benim. İşte tomar, ondan sonra vekilliğin bana ait olduğuna dair burhanımdır.”

Öbür emirde pusudan çıkageldi. Hilafet hususunda onun davası da bunun davası gibiydi. O da koltuğundan bir tomar çıkardı, gösterdi. Her ikisinin de Yahudi kızgınlığı başladı.
Diğer emirler de bir bir katar olup (birbirlerinin ardınca davaya kalkışıp keskin kılıçlar çektiler.) Her birinin elinde bir kılıç ve bir tomar vardı; sarhoş filler gibi birbirlerine düştüler. 

Yüz binlerce Hıristiyan öldü, bu suretle kesik başlardan tepe oldu. Sağdan soldan sel gibi kanlar aktı. Havaya dağlarcasına tozlar kalktı. O vezirin ektiği fitne tohumları, onların başlarına afet kesilmişti. 

Cevizler kırıldı; içi sağlam olan, kırıldıktan sonra temiz ve latif ruha malik oldu. Ancak ten nakşına ait olan öldürmek, nar ve elmayı kırmak, kesmek gibidir. Tatlı olan nardenk şerbeti olur, çürümüş olanın ise bir sesten başka bir şeyi kalmaz. Esasen manası olan meydana çıkar; çürümüş olan rüsvay olur, gider.

Ey sürete tapan! Türü, manayı elde etmeye çalış! Çünkü mana süret tenine kanattır. Mana ehliyle düş, kalk ki hem ata ve ihsan elde edesin, hem de feta olasın. Bu cisimde manasız can; hilafsız, kılıf içinde tahta kılıç gibidir. Kılıfta bulundukça kıymetlidir. Çıkınca yakmaya yarar bir alet olur. Tahta kılıcı muharebeye götürme, ah-ü figane düşmemek için önce bir kere kontrol et; Eğer tahta ise, yürü… başkasını ara; eğer elmassa sevinerek ileri gel! 

Elmas kılıç, velilerin silah deposundandır. Onları görmek size kimyadır. Bütün bilenler, ancak ve ancak bunu böyle demişlerdir: bilen alemlere rahmettir. Nar alıyorsan gülen (çatlak) narı al ki onun gülmesi, sana tanesi olduğunu haber versin. O ne mübarek gülmedir ki can kutusundaki inci gibi, ağızdan gönlü gösterir.

Mübarek olmayan gülme, lanetin gülmesidir: Ağzını açınca kalbinin karanlığını gösterir. Gülen nar bahçeyi güldürür. Erler sohbeti de seni erlerden eder.Katı taş ve mermer bile olsan, gönül sahibine erişirsen cevher olursun. Temizlerin muhabbetini ta… canının içine dik. Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbete gönül verme.

Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler var. Karanlığa varma güneşler var. Gönül seni gönül ehlinin diyarına; ten, seni su ve çamur hapsine çeker. Agah ol, bir gönüldeşten gönül gıdasını al… onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbali bir ikbal sahibinden öğren!!! 

İncil’de Mustafa’nın, o Peygamberler başının, o sefa denizinin adı vardı. Sıfatları, şekli, savaşı, oruç tutuşu ve yiyişi anılmıştı. Hıristiyan taifesi, o da, o hitaba geldikleri zaman sevap için. Yüce adı öperler; latif vasfa yüz sürerlerdi. 

Bu söylediğimiz fitne esnasında o taife, fitneden, kargaşalıktan emindiler. Onlar, o emirlerin ve vezirin şerlerinden emin olup Ahmed adının sığınağında korunmuşlardı. Onların neslide çoğaldı. Ahmed’in nuru, bunlara yardım etti, yar oldu. 

Hıristiyanlardan AHMED adını hor tutan diğer fırka, fitnelerden ve o tedbiri de şom, fitnesi de şom vezir yüzünden hor ve kıymetsiz bir hale geldi. Manaları ters, sözleri aykırı tomarlara uymalarından dolayı dinleri de müşevveş bir hale geldi, hükümleri de!

Ahmed’in adı böyle yardım ederse acaba nuru nasıl korur? Ahmed adı sağlam bir kapı olunca o emin ruhun zatı ne olur? 
Vezirin belası yüzünden yoldan çıkmış olan o nasihat kabul etmez padişahtan sonra.

Kategoriler:Mesnevi

İki şarabın farkı…


iki şarabın farkı

Bir bakkal vardı, onun bir de dudusu vardı. Yeşil, güzel sesli ve söyler duduydu. Dükkanda dükkan bekçiliği yapar; bütün alış veriş edenlere hoş nükteler söyler, latifeler ederdi. İnsanlara hitap ederken insan gibi konuşurdu, dudu gibi ötmede de mahareti vardı.

Efendisi bir gün evine gitmişti. Dudu, dükkanı gözetliyordu. Ansızın fare tutmak için bir kedi, dükkana sıçradı. Duducağız can korkusundan, dükkanın baş köşesinden atıldı, bir tarafa kaçtı; gülyağı şişesini de döktü. 

Sahibi evden çıkageldi. Tacircesine huzuru kalple dükkana geçti oturdu. Bir de baktı ki dükkan yağ içinde, elbisesi yağa bulanmış. Dudunun başına bir vurdu; dudunun dili tutuldu, başı kel oldu. Dudu birkaç günceğiz sesini kesti, söylemedi. 
Bakkal nedametten ah etmeye başladı. Sakalını yolmakta, eyvah, demekteydi; nimet güneşim bulut altına girdi. O zaman keşke elim kırılsaydı; o güzel sözlünün başına nasıl oldu da vurdum? 
Kuşu yine konuşsun diye yoksullara sadakalar vermekteydi. 

Üç gün üç gece sonra şaşkın ve meyus, ümitsiz bir halde dükkanda otururken, ve binlerce gussaya, gama eş olup; bu kuş acaba ne vakit konuşacak; diye düşünüp dururken, Ansızın tas ve leğen dibi gibi tüysüz kafası ile bir Cevlaki geçiyordu. Dudu hemencecik dile gelip akıllılar gibi dervişe bağırdı: 

“Ey kel, neden kellere karıştın; yoksa sen de şişeden gülyağı mı döktün? “ Onun bu kıyasından halk gülmeye başladı. Çünkü dudu, hırka sahibini kendisi gibi sanmıştı. 

Temiz kişilerin işini kendinden kıyas tutma, gerçi yazıda (aslan manasına gelen) şir, (süt manasına gelen) şire benzer. Bütün alem bu sebepten yol azıttılar. 

Tanrı Abdallarından az kişi agah oldu. Peygamberlerle beraberlik iddia ettiler (biz de onlar gibiyiz dediler); Velileri de kendileri gibi sandılar. 
Dediler ki: “İşte biz de insanız, onlar da insan. Bizde uyumaya ve yemeğe bağlıyız, onlar da. “Onlar körlüklerinden aralarında uçsuz bucaksız bir fark olduğunu bilmediler. Her iki çeşit arı, bir yerden yedi. Fakat bundan zehir hasıl oldu, ondan bal. Her iki çeşit geyik otladı, su içti. Birinden fışkı zuhur etti, öbüründen halis misk.Her iki kamış da bir sulaktan su içti. Biri bomboş öbürü şekerle dopdolu. 

Böyle yüzbinlerce birbirine benzer şeyler var, aralarında bulunan yetmiş yıllık farkı sen gör! Bu, yer; ondan pislik çıkar… o, yer; kamilen Tanrı nuru olur. Bu, yer; ondan tamamı ile hasislik ve haset zuhur eder… o, yer; ondan tamamı ile Tek Tanrı’nın nuru husule gelir. Bu temiz yerdir, o çorak ve pis yer. Bu temiz melektir o şeytan ve canavar! 

Her iki suretin birbirine benzemesi caizdir, acı su da, tatlı su da berraktır. Zevk sahibinden başka kim anlayabilir? 
Onu bul! Tatlı su ile acı suyun farkını işte o anlar. (Zevk sahibi olmayan) sihri, mucize ile mukayese ederek her ikisinin de esası hiledir sanır. 

Musa ile savaşan sihirbazlar, inatlarından ellerine onun asası gibi asa aldılar. Bu asa ile o asa arasında çok fark var, bu işle o işin arasıda pek büyük bir yol var. Bu işin ardında Tanrı laneti var, o işe karşılık da vade vefa olarak Tanrı rahmeti var. Kafirler inatlaşmada maymun tabiatlıdırlar. Tabiat, içte, gönülde bir afettir. 

İnsan ne yaparsa maymunda yapar; maymun her zaman insandan gördüğünü yapıp durur. O, “Bende onun gibi yaptım” sanır. O inatçı mahluk aradaki farkı nereden bilecek? Bu emirden dolayı yapar, o, inat ve savaş için. 

İnatçı kişilerin başlarına toprak saç! O münafık, muvafıkla beraber, inat ve taklide uyup namaza durur; niyaz ve tazarru için değil.

Müminler; namazda, oruçta, hacda, zekatta münafıkla kazanıp kaybetmektedirler. Müminler için nihayet kazanç vardır, münafıka da ahirette mat olma.İkisi de bir oyun başındaysa da birbirlerine nispetle aralarında ne kadar fark var; biri Merv’li öbürü Rey’li!
Her biri kendi makamına gider, her biri kendi adına uygun olarak yürür.
Onu mümin diye çağırırlar, ruhu hoşlanır. Münafık derlerse sertleşir, ateş kesilir. Onun adı zatı yüzünden sevgilidir. Bunun adının sevilmemesi, afetleri yüzünden, nifakla sıfatlanmış olan zatından dolayıdır. 
Mim, vav, mim ve nun harflerinde bir yücelik yoktur. Mümin sözü ancak tarif içindir. Ona münafık dersen… o aşağılık ad, içini akrep gibi dağlar. Bu ad, cehennemden ayrılmış ve kopmuş değilse niçin cehennem tadı var? O kötü adın çirkinliği harften değildir. O deniz suyunun acılığı kaptan değildir. 

Harf kaptır ondaki mana su gibidir. Mana denizi de “Ümm-ül-Kitap” yanında bulunan, kendisinde olan zattır. 

Dünya da acı ve tatlı deniz var. Aralarında bir perde var ki birbirine taşmaz karışmazlar. Fakat şu var ki bu iki denizin her ikisi de bir asıldan akar. Bu ikisinden de geç, ta… onun aslına kadar yürü. 

Kalp altınla halis altın ayarda belli olur. Kalpla halisi, mehenge vurmadıkça tahmini olarak bilemezsin.
Tanrı kimin ruhuna mehenk korsa ancak o kişi, yakini şüpheden ayırdedebilir. 
Diri bir kişinin ağzına bir sıçrayıp girse o adam, onu dışarı çıkarıp attığı zaman rahatlar. Binlerce lokma arasında ağzına ufacık bir çöp girdi mi, diri kişinin hissi onu duyar sezer.

Dünya hissi, bu cihanın merdivenidir, din hisside göklerin merdiveni. Bu hissin sağlığını hekimden isteyiniz, o hissin sağlığını Habib’den (H.Muhammed’den) . Bu hissin sağlığı, vücut sağlamlığındandır, o hissin sağlığı vücudu harabetmektedir. Can yolu, mutlaka cismi viran eder, onu yıktıktan sonra da yapar. 

Ne mutludur ve ne kutludur o can ki mana aşkıyla evini, barkını, mülkünü, malını bağışlamıştır. Altın definesi için evi harabetmiştir; fakat o altın definesini elde ettikten sonra o evi daha mamur bir hale getirmiştir. Suyu kesmiş suyun aktığı yolu temizlemiş, ondan sonra arka içilecek su akıtılmıştır. 

Deriyi yarmış,termeni çıkarmış… ondan sonra orada yepyeni bir deri bitmiştir. Kaleyi yıkıp kafirden almış, ondan sonra oraya yüzlerce burç ve hendek yapmıştır.

Hikmetinden sual edilmeyen Tanrı’’nın işini kim anlayabilir, o işin hakikatine kim erişebilir? Bu söylediğim sözler, ancak anlatmak için söylenmiş zaruri sözlerdir. Gah böyle gösterir, gah bunun aksini. 

Din işinin kühnünü anlamaya imkan yoktur. Ona ancak hayran olunur. Fakat din işinde hayrete düşen, arkasını ona çevirmiş ondan haberi olmayan bir hayran değil, sevgiliye dalmış, onun yüzünden sarhoş olmuş, kendisinden geçmiş bir hayrandır. 
Birisinin yüzü sevgiliye karşıdır, öbürünün yüzü yine kendisine doğru. Her ikisinin yüzüne de bak. Her ikisinin yüzünü de hatırında tut. Hizmet dolayısıyla yüz tanır olman mümkündür. Zira nice insan suratlı şeytan vardır. Binaenaleyh her ele el vermek layık değildir. 

Kuş tutan avcı, kuşu avlamak için ıslık çalar, ötme taklidi yapar. Aşağılık kişi dervişlerin sözlerini, bir selim kalpli kişiye afsun okumak, onu afsunlamak için çalar.

Erlerin huyu açıklık ve sıcaklıktır. Aşağılıkların işi hile ve utanmazlıktır. Dilenmek için yünden aslan yaparlar. (yol aslanlarının şekline bürünür, onlar gibi görünürler), 

Ebu Museylim’e Ahmet lakabı verirler. Ebu Müseylim’in lakabı yalancı olarak kaldı, Muhammed’e de akıllar sahibi dendi. O hak şarabının mührü, şişenin kapağı; halis misktir. Adi şarabın mührü, şişesinin kapağı ise pis koku ve azaptır.

Kategoriler:Mesnevi
%d blogcu bunu beğendi: