Ana Sayfa > makalat > Konya’ya İlk Gelişi ve Mevlânâ ile Buluşma

Konya’ya İlk Gelişi ve Mevlânâ ile Buluşma


Konya’ya İlk Gelişi ve Mevlânâ ile Buluşma

Konuşmalar’dan anladığımıza göre Şems,’642 hicret yılı Cemaziyelahır ayının yirmi altıncı günü Konya’ya gelmiştir. (M. 48). OMevlânâ ile ilk buluşma hakkında Eflâkî’nin verdiği bilgi ile Molla Câmi’nin Nefahat-ül-üns’de ve bizzat Makalât metninin 56’ncı sahifesindeki Arapça pasajda biraz değişik bir dekor içinde özetle şöyle anlatılmaktadır: Şems yukardaki tarihte Konya’ya gelir; Şekerciler Hanı’nda bir odaya yerleşir, Mevlânâ’yı sorar; onun, o sırada Meram bağlarında sayfiyede olduğunu, ikindiye doğru şehre geleceğini söylerler. Şems yol üzerinde beklemekte, sabırsızlıkla Mevlânâ’nın yolunu gözetmektedir. Derken belirli vakit gelir, Mevlânâ bir katıra binmiş, aheste aheste sürmekte ve kendisine yaklaşmaktadır. Yıllardır içi aşk ve iştiyak ateşiyle dolu olan Şems, katırın dizginine yapışır, selâm verir ve «Hemen söyle bana,» der, «Hazreti Muhammed mi daha büyüktür, yoksa Bayezid-i Bistamî mi?» Mevlânâ, «Bu ne sorudur?» der, «Hazreti Muhammed (selât ve selâm ona olsun) peygamberlerin sonuncusudur, en yücesidir. Onunla Bayezid arasında ne münasebet var?» Şems, «Ama niçin Hazreti Muhammed (S.A.) hep ‘Yarabbi biz seni sana layık bilgiyle bilemedik,’ dediği halde Bayezid, ‘Beni ululayın şanım ne yücedir,’ diye öğünmüştür?» Mevlânâ, bu sualin heybet ve azameti karşısında kendinden geçmiş, bir süre sonra kendine geldiği zaman Şems’in elinden tutarak piyade bir halde kendi medresesine götürmüş, onunla kırk gün halvette kalarak hiç kimseyle münasebette bulunmamıştır. Bu süre içinde bütün ihtiyaçlarını Mevlânâ’nın büyük oğlu Sultan Veled sağlamıştır.

Eflâkî’ye göre Mevlânâ, Şems’in ilk sorusu karşısında güya yedi kat göklerin biri birinden ayrılarak yere yıkıldığını, büyük bir ateşin kafatasında alevlendiğini hissetmiştir. Ona şu susturucu cevabı vermiştir: «Hazreti Muhammed (S.A.), cihan varlıklarının en büyüğüdür, Bayezid kim oluyor? Bayezid’in susuzluğu bir yudum su ile diner, o zaman da suya kandığından söz eder. Onun idrak hazinesi o kadar bir suyla dolar; güneşin cihanı aydınlatan ışığı onun evinin ufacık penceresine kadar sızar ve ancak o kadar girer. Ama Hazreti Muhammed Mustafa’nın (S.A.), susuzluğu o kadar derindir ki, şüphesiz hep susuzluğundan dem vurur ve her gün o susuzluğun daha da artması niyazında bulunur. Şu halde bu her iki davacıdan Hazreti Muhammed Mustafa’nın davası çok büyüktür. Şu sebepten ki, Bayezid kendisini Hakka ermiş görünce hemen dolu verir ve daha fazlasına bakmaz ama Hazreti Mustafa (S.A.), her gün daha fazla Hakkı görür ve bu görüşle daha çok ilerler. Hakkın yüceliğinin, kudretinin, her varlığa hâkim olan saltanatının parlak belirtilerini her gün, her saat gördükçe aşk ve hayreti artar ve ondan dolayı da ‘Yarabbi biz seni sana yaraşan bilgiyle bilemedik,’ diye hep özlem duyar.» Bu cevap karşısında Şems-i Tebrizî, bir nağra atarak yere yıkılır.

Bu ilk misafirlik sırasında her iki Hak âşığı tam üç ay hep halvette kalır, gece gündüz, oruç, namaz, ibadet ve sohbetle meşgul olur, hiç dışarı çıkmazlar. Ama. öte yanda her gün Mevlânâ Celâleddin’in ilmî konuşmalarından, irşad ve sohbetinden yoksun kalan büyük bir halk topluluğu ve gençlik, Şems hakkında uygunsuz sözler söylemeye ve düşmanca hareketlere başlarlar. Konya şeyhleri arasında bir sofi de, «Yazıklar olsun ki bilginler sultanı Bahaeddin Veled’in oğlu bir Tebrizli oğlanın arkasından yürümeye başladı. Artık Horasan toprağının yetiştirdiği değerler, Tebrizlilerin uydusu haline geldi,» diye halkı ayaklandırıyordu. Bir kısım Konyalılar da, «Acaba Mevlânâ’da o kadar akıl yok mu ki, bir Tebrizlinin peşine düşmüş? Mevlânâ dünyadan el çekmiş bir insandır, halbuki Şemseddin henüz dünyadan el çekmemiştir,» diyorlardı. Bu dedikoduları işiten Mevlânâ da onlara şöyle diyordu: «Siz, Şemseddin’i anlamadığınız için onu sevmiyorsunuz, eğer sevseydiniz onu öyle çirkin karşılamaydınız.» Bazıları da, «Bize, Şemseddin’den bir gönül hoşluğu gelmiyor,» diyorlardı.

Şems ile Mevlânâ’nın İlk Buluşmalarının Çeşitli Yankıları

Mevlânâ’nın Şemseddin’le buluşması, ona, sanki kaybettiği değerli bir mücevheri Şems’in manevî benliğinde, onun velilik hazinesinde yeniden bulmasına fırsat sağlamıştır. O, Şems’in kudretli kişiliği önünde öylesine mest ve coşkun bir hale gelmişti ki, bütün normal işlerini, müftülük, müderrislik, vaizlik gibi meşgalelerini bir tarafa, iterek artık Şems’in pervanesi olmuştu. Dış âlemle ilişkisini kesmiş, artık başka bir âleme dalmıştı. Gözü kulağı Şems’in sohbet ve irşadında, hep onun işaretlerine dönük, hep onunla göz göze diz dize idi.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bu yüzden dedikodular gittikçe artmış, iş artık açık bir düşmanlık haline dönüşmüştü. Bunu en çok Mevlânâ’nın yakınları, talebesi, sohbet arkadaşları yapıyor, hoşnutsuzluk ateşini körüklüyorlardı. Şemseddin, hakkındaki bu dedikoduları, düşmanlık teranelerini anlamaz değildi. O da artık birkaç damla suyun bardağı taşıracağını sezmiş ve bu düşmanlık çemberinden kendini kurtarmak için kararını vermişti. Gecenin birinde Konya’dan ayrıldı; kayıplara karıştı. Nereye gittiğini hiç kimse anlayamadı. 643 hicret yılının 21 Şevval perşembe gününe rastlayan bu ayrılıştan sonra onun Şam’a gitmiş olduğu anlaşıldı. Bu ayrılık süresi, aşağı yukarı 16 ay kadar uzadı. Şems’in Konya’dan ayrılması Mevlânâ’yı eski hayatına döndürmek şöyle dursun, aksine, bağrının hasret ve firkat ateşiyle yanmasına, sıhhatinin bozulmasına yol açtı. Kimseyle konuşmuyor, meslislere gitmek istemiyor; hep gam, keder ve hicran içinde yine halvete kapanıyordu. Neredeyse o ayrılık ateşi içinde son nefeslerini vermek üzereyken Şam’dan gelen bir mektup imdada yetişti. Bu mektup Şemseddin’den idi. Mevlânâ’nm gözlerinde bir ümit ve hayat güneşi parladı. Çünkü Şems’in Şam’da olduğu anlaşılmış ve kayıp hazinenin yeri belli olmuştu. Şems’in mektubu şöyle başlıyordu:

«Mevlânâ’ya malûm olsun ki, bu zaif hayır duası ile meşguldür. Hiç bir yaratıkla ilgisi yoktur. Her birinin ahvali sohbet sırasında anlaşıldıktan ve dostlar ayrı ayrı kendilerini gösterdikten sonra ancak pek değerli, diri gönüllü bir dervişe rastladım. Öyle bir derviş ki, Mevlânâ eğer onun iç yüzünü, ger. çek tarafını bilselerdi şüphe yok ki ona sevgi nazarıyla bakar, saygı göstermekten geri durmazlardı. On yıldan fazladır ki burada   bu duacınızın sohbetinde bulunmuş olan bu eski dost Şam’a tekrar gelişimde bana yine dostluk ve aşinalık gösterdi.»

Şemseddin’in Şam’da uzun süre kalması Hz. Mevlana’yı çok üzüyordu. Onun bu üzüntü ve ıstırabını gören dostları devamlı olarak halvetten ayrılmayan, toplumla ilişkisini kesmiş ve sağlık durumu bozulmuş olan Mevlana’yı tekrar eski hayatına ve neşesine kavuşturmak için çareler aradılar, yaptıklarına pişman olduklarını söylediler, özür dilediler. Bunun üzerine Mevlana, Şems’e çok içli ve özlü bir mektup yazdı. Ona şu anlamdaki gazeli de ekledi:

Başlangıcı olmayan zamandan beri diri, yaratıcı, kudretli, bütün varlıkları ayakta tutan ulu Allah’a ant içerim ki onun nuru, yüzbinlerce sır açıklansın diye aşk ışıklarını parlattı. Onun eşi ve benzeri olmayan hükmü ile cihan aşk ile âşıklarla, hâkim ve mahkûmlarla doldu. Şems-i Tebrizî’nin tılsımlarıyle, büyüleriyle onun akla hayret veren hazinesi gizlendi. Senin ayrıldığın günden beri ağzımın tadı bozuldu, mum gibi erimeye başladım. Cemalinden uzak düşünce beden bir virane, can da o viranenin baykuşu oldu. Aman ne olur, yine dizginleri bu tarafa çevir! Aşk filinin hortumunu yine şahlandır; akşamım seninle aydın bir sabah gibi olsun Ey Şam’ın, Ermen ve Rum ülkesinin kıvancı sevgili!

Mevlânâ bu mektubu yazdıktan sonra büyük oğlu Sultan Veledi, yirmi nefer atlı, birkaç yük değerli hediye, altın ve gümüş armağanlarla Şemseddin’i tekrar Konya’ya getirmek üzere Şam’a gönderdi. Söylediklerine göre iki bin dinar altını Şems’in pabucu içerisine doldurarak onu Konya tarafına çevirmesini de Sultan Veled’e tembih etti. «Benden selâm götür, âşıkane secdeler et. Şam’a girer girmez Salihiye semtinde meşhur bir han vardır oraya git ve mümkün ise şu gazeli de onun huzurunda irşad, et,» dedi.

Gidin ey yoldaşlar, dostumuzu bu tarafa çekmeye bakın! Nihayet o kaçak sevgiliyi tekrar bana getirin!

Tatlı teraneler, renkli bahanelerle o güzel yüzlü ay parçasını o hoş çehreli sevgiliyi eve doğru yürütmeye çalışın.

Eğer başka zaman gelirim diye söz verirse aldanmayın!

Bütün sözleri hile ve kaçamaktır. O, sizi atlatır.

Onun çok sıcak bir nefesi vardır.

Cadılıkla, büyücülükle suya düğüm vurur, havayı bağlar.

Eğer mübarek ve sevinçli haliyle o sevgilim buraya gelirse,

sen otur da seyret; bak Allah’ın ne garip işlerini göreceksin.

Bir kere onun cemali parlayınca, güzellerin güzelliği hiç kalır. Onun güneş gibi parlayan yüzü karşısında bütün ışıklar söner.

Ey hafif kanatlı gönül kuşu git bensiz benim dilberime uç; o değer biçilmez mücevhere selâm ve sevgiler götür.

Sultan Veled, babasının tavsiyesine uyarak yol arkadaşları ve dostlarıyle birlikte Şam’a yollandı. Oraya varır varmaz, babasının işaret ettiği hana gitti, Şems’in odası önünde edeple durdular. Mevlânâ’hm mektubunu, armağanlarını teslim ettikten sonra bütün dostların yaptıklarından pişman olduklarını ve kendisini hasretle, saygı ile Konya’da beklediklerini anlattılar. «Umarız ki, bu dileklerimizi kabul buyurursunuz,» diye çok yalvardılar. Şems, bu İsrarlar karşısında dayanamadı; Sultan Ve-led, kendi binmiş olduğu rahvan atına Şems’i bindirdi, kendisi de neşe ve sevinç içinde Şems’in önünde piyade olarak yola koyuldu. Uzun süren bir kara yolculuğundan sonra Konya’ya yakın Zencirli hanına geldikleri zaman babasını müjdelemek için şehre bir derviş gönderdi. Mevlânâ, dervişin müjdesini işitince bütün elbise ve giysilerini çıkardı ve dervişe bağışladı. Konya halkına haberler salarak Şems’in geldiğini, halktan emirlerden, bilginlerden, fakirlerden ve ahilerden onu karşılamak isteyenlerin toplanmasını diledi. Kendisi de ata binerek bütün Konya ileri gelenleri ve ahalisiyle birlikte Şems’i büyük bir sevgi ve saygı hâlesi içinde şehre getirdi.

Şems, bir gün, bu yolculukta Sultan Veled’in gösterdiği hizmet ve saygıdan dolayı çok duygulanmış, teşekkür etmiştir. Bu ikinci gelişte, Mevlânâ’nın Şems’e karşı sevgi ve bağlılığı bir kat daha artmış; ona eskisinden daha çok saygı göstermiştir. Yıllarca ayrı düştükten sonra tekrar vuslata ermiş iki âşık gibi birbirleriyle öylesine kaynaşmışlardır ki artık ayrılmaz bir hale gelmişlerdir. Nasıl ki Mesnevî’de bu buluşmayı şu mısralarla anlatmaktadır:

Onun yüzünü görünce gül gibi açıldı, sevindi; 

vuslatda ayrılık bağlarından kurtuldu, özgür oldu.

Ey canların etrafında döndüğü Hak ankası, dedi,

ok şükür ki o Kaf dağından tekrar geldin!

Ey aşkın, kıyamet meydanının İsrafili!

Ey aşkın aşkı, ey aşkın gönlünün istediği sevgili!

Ey tek güneş! Yüzbinlerce defa seni dinlemek

arzusiyle aklım başımdan gitmişti.

Sence bilinen benim kalp sözlerimi,

hep sağlam akçe gibi kabul eden sendin.

Şems’in rahat ve huzur içinde yaşayabilmesi için evlâtlık gibi evde yetiştirilmiş olan Kimya adındaki genç ve güzel kızı da Şems’e nikâh etti. Ama bu sefer müritlerle bazı kıskançlar tekrar harekete geçtiler; dedikoduya, sövüp saymaya başladılar. Eflâkî’nin anlattığına göre bu ikinci gelişte de tam altı ay yine Şems ile Mevlânâ medresedeki bir hücrede halvete çekildiler. Güya ki insanlık gereği olan yemek içmek ve başkaca ihtiyaçlardan uzak bir bir yaşantı sürüyorlardı. Yanlarına yalnız Kuyumcu Selâhaddin ile Sultan Veled’den başka hiç kimse giremiyordu. Öte tarafta Şems’i sevmeyenler, onu fırsat buldukça küçümsemekten, hakaretler savurmaktan geri durmuyorlardı. Şems, bu saldırılara bir zaman katlandı, ses çıkarmadı ama artık dayanılmaz bir hale gelince işi Sultan Veled’e anlattı ve gördüğü hakaretlerden hayli yakınarak, «Artık bu halkın kötü davranışları yüzünden öyle bir yere gideceğim ki, hiç kimse izimi tozumu bulamayacak,» dedi. Bu müddet içinde ansızın oradan kayboldu, ertesi gün Medresesindeki hücresinde dostunu ziyarete gelen Mevlânâ, odasını bomboş bulunca dayanamadı. Bahar bulutları gibi yaş dökmeye başladı ve hemen Sultan Veled’in evine koştu. Yüksek sesle, «Kalk Bahaeddin kalk! Ne uyuyorsun? Kalk da şeyhini aramaya çık! Çünkü canımız yine onun güzel kokusundan yoksun kaldı,» diye feryada başladı. Bir müddet ondan, o hakikat güneşinden bir haber beklediler. Ama hiç bir yerden ses çıkmadı. Mevlânâ artık gece gündüz onun ayrılığını terennüm eden şiirler ve gazeller söylüyor; öte yandan da onu yine Şam taraflarında aramak için yolculuk hazırlıklarına girişiliyordu. Bazı dostları ve sevdikleriyle beraber Şam’a kadar giderek orada aylarca Şems’ ten bir iz ve haber almak için çırpındılar. Ne yazık ki, hiç bir sonuç elde etmeden eli boş gönlü kırık Konya’ya döndüler. Bu olay, 645 hicret yılı . içinde bir perşembe gününe rastlar. Sipehsâlâr Menakibi yazarı Feridun Ahmed diyor ki: «Bu sefer sırasında Mevlânâ şu gazeli inşad buyurmuştur:

Biz Şam’ın âşığı başı dönmüş sevdalısı ve Şam delisiyiz. Şam sevgilisine can vermiş, gönül bağlamışız. Rum Ülkesinden Şam tarafına, yârin yurdu olan Şam’a koşuyoruz; onun akşam karanlığı gibi siyah kâküllerinden Şam’da tazeleniyoruz. Salihliye dağında bir mücevher madeni var ki, onu aramak için Şam denizinde boğulmuşuz. Eğer Tebriz’in Hak güneşi Şemseddin oradaysa Şam’ın kulu kölesiyiz; hem de ne mutlu bir kul ve köleyiz.

Şems’in ortadan kaybolması olayı hâlâ bir esrar perdesi arkasında kalmıştır. Eflâkî’nin anlattığına göre güya Sultan Ve-led şöyle demiştir: «Bir gece Şemseddin halvette Mevlânâ ile birlikte otururken bir adam dışarıdan Şems’i çağırır. Şems, hemen yerinden fırlar ve Mevlânâ’ya, ‘Beni öldürmek istiyorlar,’ der. Bir süre durduktan sonra, ‘İyi bilin ki madde ve mânâ âlemi Allahındır,’ diyerek dışarı çıkar. Kapı dışında pusu kurmuş olan yedi kişi bu fırsattan faydalanarak, hemen bir bıçak saplarlar. Şems o sırada öyle bir nağra atar ki saldırganların hepsi kendinden geçmiş olarak yere serilirler. Kendilerine geldikleri zaman da birkaç damla kandan başka hiç bir iz ve eser göremezler.»

Yukarıdaki hikâye ile Mevlânâ’nın Şam’a giderek Şems’i araması ve Sultan Veled’in Mesnevîleri’ndeki bilgiler arasında büyük bir çelişki vardır. Eflâkî, eserini Mevlânâ’nın torunu Ulu Arif Çelebi zamanında yazmıştır. O zamana kadar halkın hayal gücü ile yarattığı bu efsaneyi doğru sanarak kitabına geçirmiştir. Ama olayın bir de mantık yönü vardır. Konya’da göz önünde geçen bu acı dramın Mevlânâ’dan aylarca gizlenmesi; onun, Şems’in peşinden diyar diyar dolaşması, Şam’da aylarca Şemsi araması, biri birini tutmayan rivayetlerdendir.

Yine Efiâkî’nin anlattığına göre Şems’in kayıplara karış, masından sonra Mevlânâ hiç bir yerde karar kılmazmış; hep Medresesinde dönüp dolaşır, şu anlamdaki rubaiyi söylermiş:

Senin aşkından her tarafta bir gece uyanıklığı var; gece oldu kâküllerin yine amber saçıyor. Gönlüm sükûnete kavuşsun diye ezel nakkaşı her tarafa Tebrizi nakşını işliyor.

Şems’in Konya’dan ayrılışından sonra Mevlânâ’nın yazdığı şiir ve gazellerde, onun öldürülmüş olduğuna dair hiç bir işaret yoktur. Olaydan kırk gün sonra Mevlânâ başındaki beyaz sarığı atıyor; duman renkli sarık sarıyor ve matem nişanesi olan Yemen hırkası, Hint ferecîsi giyinerek ömrünün sonuna kadar bu kıyafeti devam ettiriyor.

«Cevahir-ül Esrar» Şems Hakkında Ne Diyor?

Kâşanlı   Hüseyin  bin  Hasan, Mesnevi Şerhi  başlangıcında bize Şems hakkında şu  tamamlayıcı   bilgileri vermektedir:

«Şeyh Şemseddin-i Tebrizî, ticaret maksadıyle bir çok şehirleri dolaştıktan ve bir çok gönül ehli erenleri ziyaretten sonra, Dest tarafından Türkistan’a gitti. Yolda bir soyguncu sürüsünün   saldırısına   uğradı. Sonra  Baba KemaLi  Cendi’nin tekkesine sığındı. Baba Kemal ona halvet ve çile geçirmek üzere bir hücre verdi. O  sırada bir raslantı  eseri olarak Lemeât sahibi İbrahim Fahreddin Irakî  (ölümü 688 H.)de, mürşidi Moltanlı  Zekeriya’mn  tavsiyesi   ile  Baba  Kemal’in  tekkesine   gelmişti. Baba   Kemal, onu da  çileye  oturttu. İbrahim Fahreddin, her günkü doğuşlarını şiirlerle, gazellerle ifade ediyordu; bunları  besteleyerek şeyhine  sunuyordu. Fakat Şemseddin duygularını onun gibi açıklayamıyordu. Bir gün, Şeyhi, «Oğlum Şemseddin, sen  de Fahreddin gibi  çilede  duyduğun ilâhî sırlardan birşeyler anlatamaz mısın?» dedi. Şemseddin, şu cevabı verdi: «Ben, ondan daha çok müşâhade ve tecellilere şahit oluyorum. Ama o bu işte gerekli terimlere ve bilgilere âşinâ olduğu için duygularını  uygun sözler ve deyimlerle anlatabiliyor;  bazı  sırları açıkça terennüm edebiliyor. Fakat bende bu cihet eksiktir.» Bu  cevab   üzerine   Baba   Kemal,   «Allah   sana  öyle bir  sohbet arkadaşı verecektir ki, o ilk ve son hakikatleri senin adına dile getirecektir.»

Şu rivayete göre Lemeât sahibi ibrahim Fahreddin İrakî ile Şems’in, Kübrevîye kolunun kurucusu meşhur Necmeddin-i Kübrâ’nın halifelerinden Cendli Baba Kemal’den feyz aldıkları anlaşılmaktadır. Tezkerelerin anlattıklarına göre ibrahim Fahreddin, ilk zamanlarda Hindistan’a gitmiş, Mollan şehrinde yerleşmiş orada Şeyh Şahabeddîn Sühreverdî’nin müridi ve daha sonra onun damadı olmuştur. Fakat son zamanlarda Hindistan’dan hacca gitmek maksadıyle ayrılmış; dönüşte Şam’da bir müddet kaldıktan sonra Konya’ya gelerek Şeyh Sadreddin’le görüşmüş ama Konya’da iken Şeyh Şemseddin’le görüşmek fırsatını bulamamıştır.

İranlı çağdaş yazarlardan Nimetullah Kadi’nin araştırmalarına göre Şemseddin henüz delikanlılık yaşlarında evini barkını terk ederek Tebriz’den ayrılmış, bir tesadüfle Zencan halkından pîr Rükneddin-i Secasî’nin dergâhına gitmiş, onun derviş ve müritleri arasına girmiştir. Orada yıllarca manevî sahada ilerledikten sonra Şeyh Fahreddin İrakî’nin ününü duymuş onun şu anlamdaki gazelini işitince, Fahreddin’e karşı büyük bir ilgi göstermiştir:

Bardağa dolan ilk şarabı sakinin sarhoş gözlerinden ödünç aldılar.

Âlemin neresinde bir gönül derdi varsa,

onları bir araya topladılar adına aşk dediler.

Diyelim ki âşıklar kendi sırlarını açıkladılar.

Ama İraki’nin adını niçin kötüye çıkardılar?

Şems, bu gazeli gece gündüz dilinden düşürmez, bunu okumaktan pek hoşlanır, okudukça durmadan duygulanır, yaş dökermiş. Şems’in yanıp yakılmasını, Şeyh Rükneddin görünce çok içlenmiş, müridinin alnından öperek, «Sevgili evlâdım, sen artık dilediğin mertebeyi buldun,» demiş.

Yukardaki hikâyeyi Molla Cami, Fahreddin-i İrakî hakkında anlatır. Güya Şeyh Zekeriya Moltanî onu çileye sokar, on gün sonra Fahreddin’e bir coşkunluk hali gelir ve o coşkunluk haliyle yukarıda anlattığımız gazeli yazarak yüksek sesle okumaya başlar, hep ağlar gezer; Dergâhtaki dervişler bu hali tekke kurallarına, dervişlik geleneklerine aykırı görür, Şeyhe şikâyet ederler. Şeyh, onlara şu cevabı verir: «Fahreddin’in yaptığı şeyler size yasaktır ama ona yasak değildir.»

Hikâyenin gerçek yönüne gelince Fahreddin İrakî’nin ilk gençlik ve dervişlik çağlarında, Şems oldukça ileri bir yaşta idi. Büyük bir ihtimale göre Halep, Şam ve Anadolu taraflarında yaşıyordu. Öte yandan, Fahreddin de Hindistan’da yerleşmişti. Onun şiirlerinin, o derece hudutlar ötesi bir şöhretle yaygınlaşarak Bağdat’ta Şeyh Rükneddin’in Dergâhına kadar ulaşması biraz şüpheli olsa gerektir. Hele o zamanın koşullarına göre Şems’in bunları öğrenip gece gündüz sayıklaması yolundaki masal ciddî sayılamaz.»

 

About these ads
Kategoriler:makalat
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: